Aydın Cıngı/Siyaset Bilimci/Yazar

 

Geçmiş yıllarda Yemen’i ziyaret etmekte olan bazı Batılı turistler teroristlerce kaçırıldı. Kaçırılanlar arasında fidye karşılığı serbest bırakılanlar olduğu gibi öldürülenler de oldu. Bu yüzden 2000’li yıllardan sonra Yemen’e Batı’dan pek turist gelmiyordu. Gelen az sayıda Batılı turist de kelleyi koltuğa almış olanlardı. ABD Yemen’i de, İran ve Libya gibi, “terorist” ülkeler listesine aldığından hele Anglosakson turist hiç yoktu. Biz gitmeden de, bir Alman arkadaşım bana, Yemen’de İngilizce “benim için fidye ödeyecek kimse yok” yazılı bir pankartı boynuma asarak dolaşmamı önerdi. Böylece, benden nasıl olsa para çıkmaz diye kimse beni kaçırmazmış.

 

Yemen fakir bir ülke. Dış ticaret hacmi 2003’te hallice bir uluslarüstü şirketin cirosu düzeyinde idi. Turizm gelirine ihtiyacı var. Bu nedenle hükümet, bizim gittiğimiz 2000’li yılların başında, turist çekmek için elinden ne gelirse yapıyordu. O dönemin başkanı Salah, turistin kılına dokunanın çırasını yakacağını ilan etmiş. Ayrıca turistleri şehirlerarası yollarda askeri eskort marifetiyle koruyorlardı. Gerçi son zamanlarda turistlere yönelik “tedhiş” olayları neredeyse bitmişti. Yalnız biz oraya gitmeden kısa süre önce, bir hastanede çalışan biri doktor ikisi hemşire üç Amerikalı misyoneri öldürmüşlerdi. Ziyaretimiz sırasında o hastaneyi de gördük zaten.

 

Yemenliler turist istemesine istiyorlar da bunu gereklerini yerine getirmiyorlar. Batılı turisti cami, türbe gibi dinsel nitelikli mekanlara katiyen sokmuyorlar. İyi de, turist buralara giremeyecekse ne diye gelsin Yemen’e! Bu, İstanbul’a turist davet edip sonra da onları örneğin Sultanahmet Camii’ne sokmamakla eşanlamlı bir davranış. Aslında Yemen’de mimari açıdan ilginç ya da anıtsal cami pek yok. Daha çok tarihsel referansları bulunan camiler ziyarete değiyor. Ne var ki biz oralara da zor bela girdik. Kapıda bizi şortlar, postallar ve foto makinelerimizle Batılı turistlere benzetip içeri girmemizi engellemeye kalktılar. Oralarda pinekleyen yediden yetmişe ne kadar avare varsa ayaklandı, “no Muslim no entry!” diye bağırıp önümüzde canlı kalkan oluşturdu. Hele ufacık çocuklar daha da işgüzar; adeta isteri krizi geçirir oldular. Onlara şöyle bir tepeden bakıp tadını çıkara çıkara “Muslim elhamdülillah!” deyince kapılar açıldı. “Kefereden” diye düşündükleri insanların Müslüman çıkmasına çoğunlukla öyle sevindiler ki, tabular kırıldı. Olmadık durumlarda fotoğraf çekmemize bile ses çıkarmadılar.  

 

Yerkürenin bildiğimiz kesimlerinde “Türk” ve “Müslüman” olmanın daha çok cefasını çekmiş insanlar olarak, söz konusu statünün bize bu kez sürdürdüğü sefa ziyadesiyle hoşumuza gitti. İşi abarttık. Beş arkadaşımın her biri, caminin içine dağılmış, sağ elinin ayasını göğsünün ortasına bastırıp “elhamdülillah Müslüman!” diyerek önüne gelene bulaşıyordu. Edindikleri sempatiyi anında görüntüye dönüştürdüklerini de hemen arkasından şak şak çekilen fotoğraflardan anlıyordum. Hele grubumuzdaki Ermeni arkadaşım “elhamdülillah” kampanyasında en önden gidiyordu. Benim makinem yoktu ve de parmağı deklanşörden ayrılmayan bu arkadaşıma da neredeyse saplantıya varan fotoğraf merakından ötürü takıldım. “Bak” dedim; “bırak artık şu makineyi; kafam kızar da seni şimdi ihbar edersem şortunu sıyırıp gerçeği anlarlar. O vakit seni ben bile kurtaramam”. “Sen kafanı takma” dedi; “peder o olasılığı öngörüp gerekli önlemi ben doğar doğmaz almış”. Yapacak bir şey olmadığını anlayıp onu fotoğraf makinesiyle baş başa bıraktım.

 

Sonraki günlerde her ziyarette aynı ritüeli yaşamaktan bıkıp bir namaz takkesi edindim. Kırlaşmış çember sakalımın, bu takke ile tamamlandığında bana tam bir “nur yüzlü kişi” görüntüsü bahşettiğini cami kapılarındaki sorgusuz sualsiz buyur edilişten anlıyordum. 

Gezimizin bundan sonrasında, ikna edici görünüşüm sayesinde önde ben arkada arkadaşlarım tüm cami ve türbelere rahatça girdik. Yol açıp bizi selamladılar. 

Bizim sorunu bu yolla ortadan kaldırdık; ama Yemenlilerin, insanlığı “Müslüman olan ve olmayan” biçiminde ikiye ayırma eğilimi beni çok düşündürdü. Minicik çocukların bile zihnine sindirilen bu “antagonizm”, gelecekte şiddet eylemlerine dönüşebilecek bir karşıtlığın tohumlarını ekiyordu. Bu düşüncemi de her konuştuğum Yemenliye açıkladım. Bizim şef şoför Naci benim bu suya sabuna dokunma eğilimimden pek hoşlanmıyordu. Bir gün Hadramut vadisinde Sayun’da bir sarayı geziyorduk. Eli yüzü düzgün bir adam yanaşıp bizimle televizyon röportajı yapmak istediğini söyledi. Yemen Ulusal Televizyonu’ndanmış. “Olur” dedik. Beş on dakika sonra kameralar, ışıklar monte edildi. Grubun sözcüsü ben oldum. Bu arada Naci hep yanımda. Panikten yarım İngilizcesini de bırakmış bana “malum mesajımı” kamera önünde vermemem için Arapça yalvarıyor. Benim yüzümden kendi başına da bir iş gelmesinden korkuyor. 

 

Üstüm başım dökülüyordu ve toz toprak içinde idim; ama doğrusu, kamera karşısında yine de korkusuz bir film karakteri gibi davrandım. Sarayın önündeki koca meydanda konuşurken, köktenci İslam toplumlarının vicdanına yerleşmiş önyargıları da inceden eleştirip lafı, “şu Yemen’in güzelliklerini hangi dinden olursa olsun herkes görmeli” önerisine bağladım. Naci’nin gözleri yuvalarından fırlıyordu. Ben sözlerimi bitirdikten sonra diğer arkadaşlarımı ve iki şoförümüzü de yanıma getirdiler. Birkaç gün sonra Kurban Bayramı vardı ve bu program da o bayram sırasında yayına sokulacaktı. Bizden, kameraya bakarak “eid mubarak” yani “bayram kutlu olsun” diye üç kez bağırmamızı istediler. Çaresiz denileni yaptık. Sekizimiz birden kameraya bakarak koro halinde üç kez bayram kutladık. Yemen yapımı “maraba televole” işte böyle oluyordu. Reytingin nasıl ve ne ölçülerde gerçekleştiğini bilmiyorum. Ancak benim eleştiriler, başımıza, Naci’nin korktuğu türden bir iş açmadı.    

Yazının devamı Pazartesi Günü Viral Mecmua’da