Vietnam, Vietnam! Seni Hiç Unutmadım

Aydın Cıngı/Siyaset Bilimci,yazar

Siyasal bilinçlerini 1965-1975 yıllarında edinmiş aydınlar için Vietnam’ın çok ama çok özel bir yeri vardır. Gerçekten de, o zamanlar, solcu ve aydın gençliğin bakışları, söz konusu on yıl boyunca koskoca ABD’ye tek başına kafa tutan Vietnam’da odaklaşmıştı.

Ben bu dönemlerde yurt dışında yüksek öğrenim görüyordum. Öğrencilerin çoğu gibi ben de siyasal etkinliklerin içindeydim. Hem de bayağı azılılardandım. Şiddete hiç eğilimim olmadı. Ancak, salt görüşleri yüzünden öldürülmüş olanlara bakınca, “o sırada Türkiye’de olsam büyük bir olasılıkla şu an yaşıyor olmazdım” diye düşünüyorum. Oysa oralarda o kadar eyleme karıştık, hiçbir yaptırıma maruz kalmadık. Bir kez arkadaşlarla caddede oturarak trafiği engellediğimiz için polis tarafından kolumuzdan tutulup kaldırıma sürüklendik, bir kez de üzerimize basınçlı su sıkıldı. Hepsi bu kadar. Zürih’te üniversitenin ve politekniğin bir “ilerici gençlik” örgütü vardı. Ben onun “üçüncü dünya grup sorumlusu” idim. Esas uğraşım efendi gibi dersimi çalışmak olmalı idi. Ancak benim; Berlin’deki Komün, Paris’teki “Latin Amerika’da Devrim” toplantısı, Amsterdam’daki “Filistin’in Geleceği” sempozyumu falan dolaştığım olurdu. O aralar dünyayı birlikte tasarladığımız gençlerden bazıları sonradan iyi politikacı oldu. Aralarından Alman Dışişleri Bakanı (Joschka Fischer) bile çıktı. Ben de, yaş kemale erip ılımlılaştıktan sonra ülkeye dönünce siyasette bir şeyler yapayım dedimdi. Ama girdiğim partiden delege bile seçilemedim. 

Öğrenci gençlik, Fransa’da 1968’de ayaklanıp şamarı yedikten sonra da uslanmadı. Ben o ara Zürih’te okulu dondurup Paris’e kaçtımdı. Orada “enternasyonalist dayanışma” bağlamında işçilere Marksizm dersleri verirdim. Tam da o zamanlar Paris’te Vietnam’a ilişkin barış konferansı yapılıyordu. Bayan Minh müzakereleri Vietkong adına yürüten dünya güzeli bir kadın diplomattı ve ben ona aşıktım. Bayan Binh’i arabadan inip içeri girerken birkaç saniyecik yakından göreyim diye müzakerelerin yapıldığı binanın önünde kaç kez bekledimdi.

Bütün bunları, Vietnam’ın benim siyasal ve duygusal dünyamda neler ifade ettiğini açıklamak için anlatıyorum. Vietnam benim ve o dönemin pek çok genç insanı için bir “simge” idi. Ne var ki, ABD 1973’te bu ülkeyi terk ettikten ve 1975 yılında da Vietnam tek bayrak altında birleştikten sonra “devrimci ilgi” başka yönlere dağıldı. Vietnam unutuldu. Ben Vietnam’ı, o çekik gözlü kavruk direnişçilerin ülkesini hiç unutmadım. Aradan çeyrek yüzyıl geçtikten sonra 1996 yılında Vietnam’a gittim.

Yirmi gün kadar sürecek Vietnam yolculuğumuz Hanoi’de başladı. Havaalanı kente epey uzaktı. Bizi Hanoi’ye götüren taksiden baktıkça bir tuhaf oluyordum. İşte, hep hayalimde yaşattığım pirinç tarlalarını ve iki büklüm çalışan koni şapkalı kadınları gözlerimle görüyordum! Duyumsadığım “devrimci nostalji”nin yol arkadaşım olan oğlum tarafından aynen paylaşılmasını istemem gerçekçi olmazdı. Kaldı ki pirinç tarımının ve tarımcısının taksinin penceresinden görünen realitesi, bizim çeyrek yüzyıl önce tekrarladığımız “devrimin tohumu pirinç tarlalarında atılır” sloganıyla pek de bağdaşır gibi değildi.

Hanoi çok güzel ve romantik bir kent. Tam merkezde bir göl ve göl kenarında dalları suya değen ağaçlar var. Ayrıca kentin güneyinde daha başka ufak göller var. Küçük evlerle bezeli eski Fransız mahallesi ve Fransız döneminden kalma katedral, Ho Chi Minh’in mozolesinin bulunduğu sosyalist görkem anlayışını yansıtan koca meydanla kontrast oluşturuyor.

Taksi bizi bir otelin önünde indirdi. Resepsiyondaki kızdan oda hizmetçisine kadar tüm dişi personelin, otel içinde ama otelcilik dışında bir hizmetin sunucusu oldukları biz odaya yerleşir yerleşmez ortaya çıktı. Ben, Vietnam’ın onlarca yıldır içimde beslediğim saygıdeğer imgesi ile dopdoluydum. Kızlara ülkelerinin kuruluşundaki ideallerden ve sosyalist emeğin yüceliğinden dem vurup onları edebe davet eden bir vaaza yönelecekken oğlum beni durdurdu. Haklıydı! Geçmişe hayran, mitoloji budalası turistler gibi davranmamam gerektiği kafama dank ediverdi. Benim Vietnam geçmişte kalmıştı; ben bugünkü Vietnam’daydım. Günümüzde de hangi tür emeğin değerli olup hangisinin olmadığına ilişkin ölçüt, piyasa düzleminde ve de o emeğe yönelen taleple bağlantılı olarak saptanmaktaydı.

Dönüşte Vietnam ile ilgili bir iki makale yayımlamak niyetindeydim. O nedenle Türkiye’deki ve Avrupa’daki bazı tanıdık çevrelerden adresler alarak gitmiştim. Hemen temaslara başladım. Bu çerçevede ziyaret ettiğim Dr. On Tuan Bao, dışarıdaki nitelikli Vietnam iş gücünü Vietnam’da istihdam amacıyla yapılan yatırımlara tahsis edilmiş Avrupa kökenli fonları yönetiyordu.  Dr. On Tuan Bao bizi öğle yemeğine davet etti. Daha ilk günlerimizdi. Orada işin saat yedide başlayıp öğle yemeğine on birde çıkıldığını henüz öğrenmemiştik. Yemeğe bir saat geç gittik. Ertesi sabah kahvaltısı için de dostumuzdan bir tavsiye aldık. Hanoi’de en iyi kahvaltının yapıldığını söylediği mekanda da sabah altı buçukta nefis makarna çorbası içtik. Çorba kasesinin içindeki kaygan makarnaları, sebzeleri ve minik et parçalarını çubukla yakalamanın zorluğu dışında pek alışmadığımız türden ama çok lezzetli bir kahvaltıydı. 

inci gün otel değiştirdik. Vietnam, özel sektörü o sırada daha yeni keşfediyordu. Devletin tekelinde bulunan pansiyon ve otel işletmeciliği yavaş yavaş özel kişilere veriliyordu. Yeni otelcimiz tam benim gönlüme göre çıktı. Eski bir savaş komandosuymuş. Sert bakışlı, tıknaz, dövüşken tipli; hani Cüneyt Arkın gibi buzdolabına karate yapan türden. İçkiyi de sevdiği, dekorasyon niyetine dizdiği boş şişelerden belliydi. Bir akşam, litrelik bir viski şişesi alıp otele gittik. Adamı şişeyi bizimle paylaşmaya davet ettik. Amacımız, rahat bir sohbet ortamı yaratarak savaş anılarını ağzından duymaktı. Nerdeee! Adam gerçek bir süngermiş meğer. Biz ne olduğunu anlamadan şişenin dibini buldu. Ondan sonra çenesi açıldı, ama söylediklerinden doğrusu pek bir şey anlayamadık.

Ben insanlarla sürekli diyalog kurmaya çabaladım. Vietnamlılar konuşmayı, özellikle de savaştan söz etmeyi pek sevmiyorlardı. Gerçi nüfusun büyük çoğunluğu savaş bittikten sonra doğmuş genç insanlardan oluşuyordu. Ancak savaşı yaşayan hatta savaşa aktif olarak katılanlar da kendilerini artık geçmişin acı verici izlerinden arındırmış gibi görünüyorlardı. Çekilen onca çilenin kine dönüşmemesi ve geçmişte çok kavga etmiş bu insanların olan biteni bu denli barışçı bir anlayışla kabullenişleri şaşırtıcıydı. Görüştüğüm tüm Vietnamlı aydınlar, bunun sırrının Vietnam halkının ruh yapısını biçimlendiregelmiş olan Konfüçyüs öğretisinde saklı bulunduğunu söylediler. 

Hanoi’deki mutluluğumu bir tek şey gölgeledi. Vietnam’da ne yazık ki köpek eti yeniyordu. İrili ufaklı köpek dolu kasalarla yüklü kamyonetleri geçerken görüyor, perişan oluyordum. Ben ki kesileceğini bildiğim bir koyunla dahi göz göze gelemem; bu köpekleri görünce altüst oluyordum. Aradan vakit geçip konuya ilişkin mizahı kaldırabilecek mesafeye kavuştuktan sonra İstanbul’daki yaşamımı ve evimi benimle paylaşan dört ayaklı oğlumu da “yaramazlığı devam ettiği taktirde kendisini Vietnam’a göndermekle” tehdit ettim. Ancak, bizimkinin beni ve savurduğum tehditleri pek inandırıcı bulmadığı, itliğini ödünsüzce sürdürmesinden belli oldu.

Hanoi’nin kuzeyine Haifong’a ve Halong Körfezi’ne gittik. Yollar berbat durumdaydı. 100 kilometreyi 6 saatte aldık. Haifong, Amerikalıların Vietnam’dan gitmeden önce mayınladıkları liman. Mayın, hem denizde hem karada o kadar çok ki, temizlemekle bitmemiş. Nüfusun önemli bir bölümünün de ya bir kolu yoktu ya da bir bacağı. Köy yollarında, tarlalarda dolaşırken mayına basıyorlarmış.

Halong Körfezi’nde yat gezisi yaptık. Burası temizlenmişti. Hani Hindiçini’ye ya da Çin Denizi’ne ilişkin filmlerde çok görülür: denizin ortasından fışkırmış gibi duran yemyeşil yüksek adacıklar vardır. Onların arasında dolaştık. Ben büyülendim. Yatın arka tarafında oturan Avustralyalı kızlar aralarında sürekli iskambil oynadılar. Bir başkası durmaksızın bulmaca çözdü. Bunlar, besbelli ki bakmadan gören bir türdendi. Hanoi yakınlarında bir başka doğa güzelliği de üstü lotus kaplı su yolları ve yine göllerin ve derelerin ortasından fışkıran tepelerdi. Bu tepelerin altlarında daracık mağaralar bulunuyordu. Bizi buralarda sandallarıyla gezdiren kadınlar ayaklarıyla kürek çekiyorlardı.

Vietnam liberal ekonomi uygulamalarına daha 1986’dan itibaren başlamıştı. Önceleri ufaktan başlatılan açılım 1990’larda kapsam kazanmıştı. Liberal gidiş, 1991’de Komünist Parti genel sekreterliğine seçilmiş olan Do Muoi’nin şu sloganıyla resmileştirilmişti: “ülkeyi zenginleştirmek için zenginleşiniz”. Ekonominin yönetimine egemen olan pragmatizm kapsam kazanarak sürdü. Ancak bütün bu liberal uygulamalar, siyasal çoğulculuk reddedilerek ve de tam bir sosyalist retorik eşliğinde gerçekleştirildi. Siyasal ortam, ekonomide geçerli olan liberal anlayıştan nasibini o kadar almamıştı ki, Hanoi’de ve daha sonra Saigon’da görüşme talebimi kabul eden gazeteciler ya da akademisyenler, benimle, yanlarına bir başka kişi daha almadan konuşmuyorlardı. Böyle bir önlemi gerekli görmeleri, içinde bulundukları “siyasal özgürlük” ortamına ilişkin çarpıcı bir göstergeydi.     

Son yıllarda bu ülkenin, insan hakları ve özgürlükler konusunda mesafe aldığını duyuyoruz. Esasen bu yöndeki olası dış baskıların içeriden kaynaklanacak bir dinamikle besleneceğini o günlerde fark etmiştim. Bunun ipucu, Vietnam halkının hem turist yabancılarla yüz yüze ilişkiler kurmaya hem de kitle iletişimi yoluyla dış dünya ile yoğun bir kültürel alışveriş oluşturmaya başlamış olmasıydı. Ülkenin en yoksul görünümlü evlerinde bile bir televizyon alıcısının bulunduğu, bu evlerin tepelerindeki antenlerden belli oluyordu.

Bir akşam vakti ufacık ve salaş bir mekanda bira içiyordum. Bir köşede duran televizyonun ekranında beliren imaj birden dikkatimi çekti. Anladığım kadarıyla akşam reklam kuşağı geçiyordu. Ekranda, kurtuluş savaşı kahramanı ve Vietnam’ın unutulmaz önderi Ho Chi Minh‘e tıpatıp benzeyen, onun tipik keçi sakalını taşıyan bir ihtiyar vardı. İhtiyar, başına diktiği bir şişeden -sekans çok çabuk geçtiği için tam anımsayamıyorum-  ya Coca Cola ya da Pepsi Cola içiyor, bitirince de bir “ohhh!” çekiyordu. İçimden “afiyet olsun!” diye geçirdim. Biz de, zaten otuz yıl önce, ABD emperyalizminin simgesi olarak gördüğümüz markalara, sevgili Vietnamlılar en sonunda böyle bir “ohhh!” çekebilsinler diye saldırıp durmuştuk.   

2