BaBa ZuLa memleketin en nev-i şahsına münhasır gruplarından biri, belki de teki. Onlar, albümlerinin konseptleri, müzik tarzları, sahne performansları, kılık-kıyafetleri ile her zaman ülkedeki ve dünyadaki müzisyenlerden farklı bir yerde durmayı ve sürekli ilerlemeyi başarıyorlar. Duble oryantal havalardan çıkıp ruhani oyun havalarına geçiyorlar oradan çıkıp köklerini arıyorlar, sonra gecekondulardan yürüyüp oto sanayiye varıyorlar. Evet, yeni albümün adı 34 Oto Sanayi. Geçmişi yok edilen bir kentin henüz ranta kurban gitmemiş kuytularından biri… Mehmet Levent Akman’la semtimiz Beşiktaş’ta buluşup hem albümü hem de BaBa ZuLa’yı konuştuk, yolumuz ZeN’den de geçti Tabutta Rövaşata’dan da…

 

Keyifli okumalar dilerim.

 

Viral Mecmua özel röportaj.

Röportaj: Ceren Candemir

 

34 Oto Sanayi nasıl bir albüm?

 

Mehmet Levent Akman: Adından başlayalım; 34 Oto Sanayi. Bizim stüdyomuz Atatürk Oto Sanayi’de, onun da etkisi var. İstanbul’da bir çok yer yapılaşma süreci içinde kayboluyor. Oto sanayinin etrafı gökdelenlerle çevrilmiş durumda, Maslak çok değer kazandığı için.  Ancak ilginç olan bu gökdelenlerin çoğu boş, hayalet gökdelenler gibi duruyorlar. Bakıyorsunuz geceleyin koskoca gökdelende sadece bir iki tane ışık var. Rant için satılan arsalar, mekanlar, kaybolan değerler… Bu Atatürk Oto Sanayi’nin bulunduğu  bölge de belki 5-10 sene sonra kalkacak, yerine gökdelenler gelecek. Biz onun için adını 34 Oto Sanayi koyduk ki 10-15 sene sonraki nesiller böyle bir yer olduğunu görsünler. Bundan bir önceki albümün adı da o mantıktan geliyordu; Gecekondu…

 

Peki neden önce Japonya’da çıkıyor? Son Japonya turnenizin etkisi mi?

 

M.L.A:Son turne baya başarılı geçti, çok ilgi var orada. Albümün ilk orada çıkması şu sebeple, Japonya’dan bir şirket bizi  albümle ilgilendi, oradaki Japon arkadaşlarımızdan çıkacağını duşmuşlar. Dediler ki “Biz bu albümü Japonya’da çıkartmak istiyoruz ama bir şartımız var; dünyada ilk Japonya’da çıkacak. Bunu kabul ederseniz biz burada basmak istiyoruz” dediler, biz de kabul ettik. Zaten üçüncü gidişimizdi bu. Geçen sene de bir turnemiz olmuştu, o da iyi geçmişti. Bu turne daha başarılı geçti çünkü daha fazla şehirde çaldık.

 

Epey Japon hayranınız var, sosyal medyada da görüyorum.

 

M.L.A:Evet, Japonlar çok seviyorlar. Velhasıl Japonya’da çıkma sebebi bu , hatta çıktı orada ve şu an listelerde bir numaraya yükseldi.

 

Buradan hareketle şunu sorayım; Avrupa turneleri nasıl geçiyor? Yurtdışındaki ilgi nasıl, Türkiye’deki konserlerden farkı var mı seyirci ile iletişim açısından?

 

M.L.A: Yılda 80-90 konser veriyoruz, bunun yol kısmını da sayarsan 180 gün turne ve konserlere gidiyoruz. Bunun %70-80i yurtdışı konseri. Japonya turnesinden önce Almanya ve İsviçre turnemiz vardı. 11 konserlik bir turneydi o. Orada konserle gelenlerin büyük bir kısmı Alman.

 

Onlar için enteresan bir deneyim tabii, hiç batılı enstrüman yada melodi yok sizde.

 

M.L.A:Onlar da onu arıyorlar zaten.! Burada bir eleştiri yapayım, maalesef ülkemizde yeni yetişen grupların en çok söyledikleri cümle “biz yurt dışında daha çok çalmak istiyoruz” ama şöyle bir ikilem içine giriyorlar; ya batı müziği yapalım ya da Türklere hitap edelim. Bunun ikisin de yaparlarsa yurt dışına açılamıyorlar. Mesela biz Köln’de bir dönem geçirdik. Oradaki müzisyenlerle 2002-2005 yılları arasında çalışmalarımız olmuştu, o müzisyen arkadaşlardan biri diyordu ki “Bizim burada 5000 tane rock grubu var”. Köln dediğim yer de en fazla  1 milyon nüfuslu bir yer. Almanya’nın her yerinde böyle. E siz buradan o tür müzikle giderseniz adamlar 3.-4. Parçadan sonra çıkıyorlar konserden ya da bir daha konserine gelmiyor çünkü çok var onlardan.  O daha farklı bir şey arıyor. Birebir buradaki müziğin aynısını yaparsanız da anlamıyor çünkü o Türkçe. Biz de Türkçe söylüyoruz ama müzik formları daha farklı olduğu için onları çekiyor. Önemli olan etkilendiğin müzikleri müziğine yansıtmak. Birebir yaptığın zaman olmuyor. BaBa ZuLa 1996’da kuruldu, hiçbir zaman başkasının müziğini çalmadık. Hep kendi parçalarımızı, bestelerimizi çaldık. Zor bir süreçti.

 

1996’ya kadar geriye gidince ZeN grubunu da analım isterim. Döneminin çok nev-i şahsına münhasır gruplarından biriydi doğaçlama müzik yapan. Benim de tek başıma gittiğim ilk konser ZeN konseriydi mesela! AKM’de yapılan uzay konseptli bir konserdi…

 

M.L.A:Evet, aynen! Aynı zamanda sokak hayvanları yararına yapılmış bir konserdi. Afişi de çok güzeldir bir sokak köpeği vardı.

 

Tabutta Rövaşata filminin müziklerini ZeN olarak mı yapmıştınız?

 

M.L.A: Yok, yapmadık. 1996’da Derviş Zaim bize geldi “Ben bir film çektim, bir takım müzikler de kullandım ama istediğim gerginliği sağlayamadım. Film akmıyor, bana yardım edin. Acelem de var, montaja giriyorum. Bana yardım eder misiniz?” dedi. Bizden ZeN olarak müzik istedi. Biz de önce grup olarak seyredelim, beğenirsek yapalım yoksa zorlama olur dedik. Zaten doğaçlama müzik yapıyoruz, sevmediğin bir şeye olmaz. Seyrettik grupla. Bir takım arkadaşlar beğenmediler. Biz sevmedik, bu projede yer almak istemiyoruz dediler.  Ben ve Murat (Ertel) sevdik bunu ve dedik ki biz buna müzik yapmak istiyoruz. Ama buna ZeN adı altında müzik yapmak etik olmayacaktı. Biz bu projeye başka bir ad verelim. “Benim aklımda bu isim  hep vardı, bir grubum olursa ileride adını Baba ZuLa koyarım, bu projenin adı BaBa ZuLa olsun.” dedi Murat (Ertel). Biz de tamam dedik. Tabutta Rövaşata’nın müziklerini böyle yaptık, BaBa ZuLa oradan çıktı.  BaBa ZuLa’nın ilk albümü Tabutta Rövaşata’nın orijinal film müzikleridir.

 

 

Yaptığınız müziği nasıl tanımlıyorsunuz?

 

M.L.A: Valla, biz hiçbir şekilde tanımlayamıyoruz, tanımlamak da istemiyoruz. Bize hep BaBa ZuLa’yı yazın derler, biz de “en nefret ettiğimiz şey kendimizi anlatmaktır” diyoruz,  bizi dinleyenler anlatsın, onlar karar versin. Ortak bir paydada buluşulur ya da buluşulmaz. Onun için bir tanım yapamayacağım. Şöyle bir şey diyebiliriz; hepimiz İstanbul’da yaşıyoruz buradan etkileniyoruz. İstanbul çok büyük bir şehir ve birçok kültürün kesiştiği bir yer. Bir çok müzik ve kültürle karşılaşıyorsun. O etkileri bir şekilde yaşamımızdaki durumları müziğimize yansıtıyoruz. Bir de modern halk müziği de diyebiliriz. Biz halk müziğini çok severiz, dinleriz. Bir çok yöreye kulağımız açıktır ama hiçbir zaman o parçaları birebir alıp çalmayız. O etkilendiğimiz ritimleri, ezgileri kendi müziğimizle harmanlayıp daha yeni bir yere getirmeye çalışıyoruz. Murat saz çalıyor ama elektro saz çalıyor, ben elektronik aletler, davullar kullanıyorum, kaşık çalıyorum, grupta darbuka da var.

 

Özellikle konserlerinizin bende yarattığı his “modern şaman ayini”…

 

M.L.A: Eyvallah, doğru düşünmüşsün. Konserlerde o his oluyor bizde ona çok dikkat ediyoruz, önem veriyoruz. Dinleyiciyle bir iletişim gerekiyor, bir süre sonra sağlanıyor. Bazen yurtdışında daha zor oluyor, insanlar daha çekingen davranıyorlar. En son İspanya’da çaldık, bir film festivalinin partisiydi. Türkiye bölümü yapmışlar bu sene, orada çaldık ama insanlar başta epey çekindiler, sonlara doğru başardık ama! O senin dediğin ayin olmuştu… biraz inatçı bir grubuz sonuna kadar zorluyoruz.

 

Şu sizin çok eleştirilen meşhur dansöz konusun da konuşalım…

 

M.L.A: Azalttık, bitirdik onu artık. Konserlerde feminist gruplardan baya fırça yemişliğimiz de vardır. Göbek dansı önemli bir dans. Türkiye’deki ön yargılar yüzünden bu hale gelmiş. Bir de 12 Eylül sonrası insanlar kendi kültürlerine uzaktılar, halk müziği dinlemek, saz çalmak, şarkıda darbuka olması baya sorundu. 1992’de “Türkçe Sözlü Rock Olur Mu?” diye seminer düzenleniyordu. Neyse, bunları aştık, aşabildik şükür. Göbek dansı da böyle bir şey; ülkemizde dansözlere fahişe olarak bakılıyor ve pavyonların dans ritmi erkekleri ayartıp para kazanmak için yapılan bir dans olarak görülüyor, aşağılanıyor.  Biz buna karşı bir duruş olarak dansözlere yer verdik aslında. Bunun böyle olmadığını aslında bunun bir sanat, kültür olduğunu göstermek için inadına dansçılarla çalıştık. Mesela Tokyo’da 200 tane göbek dansı okulu var.

 

Sizin Japon bir dansözünüz vardı bir ara…

 

M.L.A: Hâlâ var! Japonya’da onunla ve öğrencileriyle çalıştık, workshoplar yaptık. Mesela Japonya’da buna bir sanat olarak bakılıyor, göbek dansı yapan kadınlara hayranlıkla bakılıyor ve takdir ediliyorlar. Türkiye’de doğru dürüst bir göbek dansı okulu yok ama bunun akademisi olması lazım. Bu ülkede hala Sema Yıldız’ın adı bilinmiyor. Bugün bir çok meşhur dansözün hocasıdır. Japonya’da, Kore’de el üstünde tutulur. Amerika’da seminerlere çağrılır ama şu anda yoldan geçen insanlara sorsak bilmeyecekler. Biz Sema Hanımla da çalıştık, yurt dışına konserlere beraber gittik ki bunun aşüfte, kötü bir şey olmadığı anlaşılsın, bir sanat olduğu ortaya çıksın diye. Ama artık misyonumuzu doldurduğumuzu düşünüyoruz. Biraz daha müziğe yoğunlaşmak istedik. Sahnede dansçı olduğu zaman o daha farklı bir konsantrasyon gerektiriyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Peki biz 34 Oto Sanayi’ye geri dönelim, bugüne kadar yaptığınız albümlerden farkları nedir?

 

M.L.A: Bir kere konuk yok. Çok az konuk var yani, öyle diyeyim. Periklis Tsoukalas var, elektrikli ut çalıyor. Elektrikli utla elektrikli sazın birleştiği dünyadaki ilk albüm diyebiliriz. Çünkü ut genelde akustik çalınan bir enstrüman. Periklis Giritli ve çok deneysel çalışan ve klasmanında çok bilinen bir sanatçı. Bir de bir parçada eski Makedon vokalistimiz Elena var. Bir de kısa bir albüm yapmaya çalıştık, genelde bizim albümlerimiz uzun oluyor. 35 dakikalık bir albüm.  Az ama öz olsun dedik. 9/8’lik parçaların daha yoğun olduğu bir albüm. Bir de daha çok sözlü parçalar var, neredeyse bütün şarkıların sözü var. Söyleyecek çok sözümüz birikmiş demek ki, onları bu albümde söyledik.

 

Konserler ne zaman?

 

M.L.A:İlk konser 8 Kasım’da Bronx Pi Sahne’de, 21 Kasım’da Mekan’da, 15 Kasım’da Ankara var, 22 Kasım’da Hollanda’ya bir festivale gideceğiz. Şimdilik bunlar…

 

 

Fotoğraflar: Dilan Bozyel, 34 Oto Sanayi Albüm Fotoğrafları Çekiminden