Nurten Bengi Aksoy

Kendimi çok şanslı ve zengin hissederim hep, dünyanın en büyük servetine sahibim çünkü…öyle çok, öyle güzel arkadaşlarım ve dostlarım var ki ne kadar şükretsem azdır… Hepsi birbirinden değerli bu arkadaşlarımdan sadece birini ammak ve anlatmak geldi içimden bu akşam…aslında anlatılacak çok dost var, çok anı var ama vakit geç, bende de mecal yok…

 Yılı 1988, doğum izninde olduğum için uzun zaman okula uğramamıştım. Sanırım maaşımı almak için okula gittiğim bir gün, müdür yardımcısının odasında yüksek sesle konuşup gülen, idarecilerle şakalaşan uzun boylu bir bayanla tanıştırdılar beni, yeni tarih öğretmeni olduğunu söyleyerek…Allah biliyor ya o gün, hiç de sevimli gelmemişti o arkadaş bana…biraz da davranışlarını yadırgamış ve bir öğretmen olarak şımarık bulmuştum kendisini. Ayak üstü bir ” merhaba” deyip ayrılmıştım yanından… Uzun bir izin ve yaz tatilinin ardından okullar açılmış ve göreve başlamıştım yeniden.

 Aynı okulda çalışmamıza rağmen ilşkimiz selamlaşmaktan öteye gitmiyordu. Öğrencilerle ve öğretmen arkadaşlarla çok senli benli olması, katı kuralları olan beni, o dönem rahatsız ediyordu ve bu arkadaştan uzak durmaya çalışıyordum.

 Gel zaman git zaman aradan yıllar geçti… Yıl 1993… O uğursuz yıl… Hem güzel ülkemde hem de bende derin yaralar açan ve herkesi olduğu gibi beni de acılara boğan yıl…

 Bahsettiğim arkadaş o yaz, tatil için İngiltere’ye gitmişti. Döndüğünün ertesi günü de ayağının tozuyla, okuldan 3-4 arkadaşı arabasına alarak şehir dışındaki evimize başsağlığına gelmişti bana. Bizden dönerken yolda büyük bir trafik kazası geçirmişlerdi arkadaşlarım, özellikle o pek de hoşlanmadığım arkadaşım ağır yaralanmıştı, bacakları, kolu, yüzü parçalanmıştı…

Uzun ve zahmetli bir tedavi sürecinden sonra tekrar göreve başlamıştı, o uğursuz kaza ve benim yaşadığım acı bizi birbirimize yaklaştırmıştı. Aynı gün tuttuğumuz nöbetlerde sabah 6.30 da okula gelirdik, evden getirdiğimiz peynir, zeytin, ekmek ve sıcacık simitlerle kahvaltımızı yapar, bir yandan çayımızı içerken bir yandan da sohbet ederdik öğrenciler gelene kadar.

 Her nöbet günü birbirimizi tanımamız için fırsat oluyordu bize, daha doğrusu ben onu daha yakından tanıyor ve ne kadar önyargılı davrandığımı düşünüp utanıyordum kendimden… Çünkü o arkadaşım dünyanın en güzel, en yüce gönüllü insanlarından biriydi. O nöbet sabahlarında aynı acıları yaşamış iki kader arkadaşı olarak kimi zaman ağlar kimi zaman da kahkahalara boğulurduk, o beni hep teselli eder acımı azaltmaya çalışırdı…

Aradan uzun yıllar geçti, ayrı okullara düştük, ayrı şehirlere düştük ama birbirimizden hiç kopmadık… Güzel günlerimizi olduğu gibi sıkıntılarımızı, dertlerimizi de hep paylaştık, destek olduk birbirimize…daha doğrusu o, hep gülen o güzel gönlüyle beni hiç yalnız bırakmadı…

Şimdi çok uzaklarda, Leyla gibi çöllerde ama manen benim yanımda, bir araya geldiğimizde hep “şımarık arkadaşım” derim ona, ilk düşüncelerimi hatırlatıp…

 Ve hep kızarım kendime; ben nasıl böyle bir hata yaptım, nasıl önyargılı davrandım diye… Sanırım hayat, zaman insanı olgunlaştırıyor ve hatalarını anlamasına yardımcı oluyor…

 Can arkadaşım, sen kendini biliyorsun…bizi bilenler zaten seni tanıdılar bile…selam olsun sevgili arkadaşım, can dostum… biraz erken de olsa “öğretmenler günün kutlu olsun canım…

 

Fotoğraf :12 eylül sonrası kutlanan ilk öğretmenler gününde çekilmiştir.24 kasım 1981… Fatsa Bolaman Lisesi.