Nurten Bengi Aksoy
 
İstanbul bir masal hem de “Binbir Gece Masalı”, anlat anlat bitmez… Sanırım ben de ömrüm oldukça İstanbul’u anlatmaya ve keşfetmeye doyamayacağım…
Bugün oldukça rüzgarlı, bulutlu ama bir o kadar da güzel ve ılık bir hava vardı İstanbul’da. Aldığım bir davete icabet etmek üzere çıktım evden, martıların eşliğinde geçtim karşı yakaya. Arkadaşım “Milyon Taşı’nın” önünde buluşmayı teklif etmişti ve ben de olur demiştim.
 
Kırk yıllık İstanbullu edasıyla Sultan Ahmet Meydanına gelip Dikilitaş’ın önünde beklemeye başladım, ama ne gelen vardı ne de giden…bir müddet sonra arkadaşımı aradığımda, Milyon Taşı’nın önünde beklediğini söyleyince şaşırarak kendimin yanlış yerde olduğunu fark ettim ve bu sefer ayrıntılı tarif alıp gerçek buluşma yerine yöneldim utanarak… Utanmamın iki nedeni vardı; birincisi arkadaşımı çok bekletmiştim, ikincisi bir İstanbul sevdalısı olduğumu her dem övünerek söyleyen ben, hâlâ İstanbul’u tanıyamamıştım. 
 
Neyse sabah Sultan Ahmet’e geldiğimde bulamadığım Milyon (Million) taşını bulmak üzere Yerebatan Sarnıcının önüne geldim ve ömrümün yarısını geçirdiğim bu şehrin ne gizemli bir yer olduğuna bir kez daha şaştım. Bir kez daha “bakmak” ile “görmek” arasında ne kadar büyük fark olduğuna inandım.
Yıllarca hemen hemen her gün önünden geçtiğim halde hiç görmediğim, aslında adını ve öyküsünü bildiğim Milyon taşının burada olduğunu fark etmediğim için bir kez daha utandım kendimden.
 
Milyon taşı; İstanbul’un Cağaloğlu semtinde, Ayasofya Camii ve Sultan Ahmet meydanının karşısında, Yerebatan Sarnıcı’nın yakınında, tramvay yolunun yanında bulunan bir küçük taş. Bizans İmparatorluğu döneminde Konstantinopolis şehrine ulaşan tüm Roma yollarının başlangıç noktası sayılan ve dünya üzerindeki diğer şehirlerin bu şehre olan uzaklığının hesaplanmasında kullanılan, sıfır noktasını gösteren yer…Yıllar sonra keşfettiğim bu değerli (!) taşın fotoğraflarını çektim, özür dilemek adına ihtiram duruşunda bulundum önünde…
Sonra Sultan Ahmet Meydanında bulunan ve Mısır’dan getirilen hiyeroglifli Dikilitaşın, Yılanlı Sütunun ve Konstantin’in dikili taşının etraflarında dolanıp hatırlarını sordum ve tavaf ettim adeta bu taşları, sonra da arkadaşımla vedalaşıp dönüş yoluna geçtim…
 
Sirkeciye doğru yola koyuldum, Bâb-ı Âli yokuşundan inerken yıllarca vilayet binasının gölgesine sığınmış, 15. yy’da İmam Ali Efendi tarafından yaptırılan ve minaresinin kaidesinde nal resimleri olduğu için Nallı Mescid diye bilinen o minik, şirin mescidin restore edilmiş haliyle karşılaştım. Bir gelin gibi pırıl pırıl olmuş, allanıp pullanmıştı o minik camii…ama yanında Cumhuriyet bayramında anlı şanlı açılışı yapılan ve hizmete sunulan meşhur Marmarayımızın çirkin mi çirkin istasyonu arz-ı endam ediyordu…bu çirkin taş yığını karşısında içimden “lâ havle” çekerek indim o çilekeş yokuşu. 
 
Aşağıda Yeni Camii karşıladı tüm ihtişamıyla beni…rüzgar bir yandan ürpertirken içimi, oltalarını denize atmış balıkçıları selamlayarak köprüden geçtim, tepelerden bir yerden Galata Kulesi mağrur bir eda ile temenna etti bana…
Karaköy’e geldim sonra, biraz soluklanmak ve demli bir çay içmek üzere sevgili Eylül’ün her gün medyada boy gösterip pek bir ünlü olan o güzelim çay evine uğradım. O bir zamanlar ayyaşların, tinercilerin mekanı olan Karaköy’ün arka sokaklarının Şanzelize sokaklarına döndüğünü gördüm hayretle, öylesine güzelleşmişti ki o sokaklar çayımı yudumlarken tüm yorgunluğumun uçup gittiğini hissettim.
Hava kararırken Yeraltı Camii’nden gelen hüzünlü akşam ezanı eşliğinde Kadıköy vapuruna doğru yol aldım kendimle baş başa !
Güzel insanlarla güzel mekanlarda geçen güzel bir günün ardından evime geldiğimde bir kez daha İstanbul’da yaşadığım için şükrettim ve dostlardan gelecek “ne çok geziyorsun” serzenişlerine cevap yetiştirmek için oturdum klavyenin başına…Sürç-i lisan ettimse affola…