Laos’ta Sular Akmıyor

Aydın Cıngı/Siyaset Bilimci/Yazar

Tayland’a ilk gidişimde Altın Üçgen denen bölgeyi ziyaret etmiştim. Tam bilemiyorum; ama Altın Üçgen galiba eroin hammaddesi üretiminin en önemli merkeziymiş. Burada Tayland, Laos ve Burma’nın sınırları üç koldan gelip bir noktada kesişiyor. Adı onun için “üçgen”. Oraya gitmişken Mekong nehrinde dolaşıp kıyıda yıkanan Laoslulara el sallamış ama Laos’a girmemiştim.

Laos topraklarına Tayland’dan geçerek ayakbastım. Tayland’ın sınır köyünde geçirdiğimiz gecenin sabahında bir sandala binip nehrin karşı tarafına geçtik. Laos’un sınır kasabasından da ülkenin ikinci kenti Luang Prabang’a yollanacaktık. Buralarda karayolunu yok saymak daha doğruydu. Nehirden gidecektik. Yol altı saat sürecekti. Yarış kayığı gibi daracık hafif bir bota bindik. Arka arkaya dört tahta sıra var. Her birine zar zor iki yolcu sığıyor. Bizlere birer motosikletçi kaskı dağıttılar. Önce pek anlam veremedim, ama nedenini yola çıkınca anladım; çok haklıymışlar.

Kayığın arkasında güçlü bir motor var. Kayığın burnu havada; bayağı hızlı gidiyoruz. Kask, bir kez kulakları sağır edici motor gürültüsüne karşı koruyucu etki yapıyor. Ancak asıl sorun, buralarda dar olan Mekong’un ortasındaki kayalarda. O hızla onlardan birisine bindirsek kayık parçalanır, yolcular da oraya buraya serpilir. İşte kask bu durumda başımızı koruyacak. Gövdenin ne olacağını bilen yok. Oysa böyle bir kaza vukuunda vücutta da sağlam kemik kalmaz. Suyun dışında her taraf yoğun tropikal bitki örtüsü ve kayalık. Böylece epey bir süre gittikten sonra birden durduk ve “Luang Prabang’a vardık” dediler. Şaşırıp kaldık zira durduğumuz yer yol boyu gördüğümüz kıyıdan farksız. İn cin top oynuyor, “bu nasıl Luang Prabang kenti” derken kıyının üç beş metre gerisindeki yükseltiden bir üniformalı göründü.

Kıyıdan birkaç kilometre ötedeki Luang Prabang’a bir dolmuşla gittik. Laos, Vietnam savaşı boyunca kilometre kare başına en çok bomba düşen ülkedir. Amerikalılar, Vietnam’a Laos’tan geçerek yapılan komünist takviyesi yüzünden bu ülkeyi yoğun bombardımana tabi tuttular. Ayrıca Laos’un, Fransız sömürge döneminden beri, Vietnam’ınkine paralel gitmiş bir kurtuluş savaşı vardır. Bu savaşın öncü gücü olan komünist örgüt Pathet Lao ise, zamanında, çok yoğun halk desteği bulduğu bu bölgelerde üslenmişti. Bu nedenle, dünyanın tek kutuplulaşmasından yıllar sonra, Luang Prabang’ın her yanında orak çekiçli kızıl bayraklar görmek beni şaşırtmadı.

Luang Prabang çok az sayıda turistin uğradığı ve bizim ölçülerimize göre ufak bir kent. Bu nedenle otel konusunda seçenek az. Dolaştığımız otellerde de ya banyo yok ya da bir katta tek banyo var. Herkes onu kullanıyor. Ben kalenderim, ille de odamda kendi banyom olsun diye ısrar etmiyorum. Ancak üç yol arkadaşımdan ikisi tutturdular. Uzun turlardan sonra kentin kenarında bir otel bulduk. Sahipleri bir Laoslu kadınla Fransız kocası. Benimle Fransızca konuşabilmek onları pek memnun etti. Birlikte Fransa nostaljisi yaptık. Bizi hemen buyur ettiler. Odalarda banyo varmış ama sıcak su yokmuş. Hava zaten sıcak, “soğuk suyla yıkanırız” deyip iki odaya ikişerli dağıldık.

Ben bir şeyler okuyup dinlenirken banyodaki oda arkadaşımın aynen nakletmekten kaçınacağım sözcükler kullanarak yakındığını işittim. Su akmıyormuş. Odada telefon falan hak getire. İş başa düştü. Giyinik olduğum için, duruma el koymak üzere, aşağıya ben indim. Otel sahipleri özür dilediler. Bazen böyle oluyor, şehir suyu kesiliyormuş. Alt katta,  çamaşırhanenin yanındaki ve bir de mutfağın yanındaki iki banyoda şehir suyundan bağımsız olarak sürekli depo suyu bulunurmuş. Neyse, küfürbaz arkadaşımı çamaşırhanenin yanındaki banyoya yolladık. Öbür odadakiler de susuz kalmışlardı ve sorunlarını çamaşırhaneye yolladığım arkadaşımızınkine benzer bir üslupla dile getiriyorlardı. Onları da depo suyundan yararlandırmak istedik. Ben, çamaşırhanenin yanındaki banyo o anda dolu olduğundan, mutfağın yanını tarif edip orada da bir banyo bulunduğunu söyledim. Söylemez olaydım. Bir iki dakika sonra mutfaktan çığlıklar geldi. Koştum ve gördüğüme inanamadım. Hayatta tanıdığım en kıllı kişi olan Salih arkadaşım, benim tarifime göre yöneldiği banyo yolunda kendini içdonuyla mutfakta, dört beş görevli kızın arasında buluvermişti. Ben mutfağa girdiğimde, ilk anın korkulu çığlıkları artık kıkırdaşmalara, gülüşmelere dönüşmüştü. Görüntü gerçekten müthişti. Tüyü kıt bir ırkın kızlarını Salih’in tüm vücudunu kaplayan kapkara tüyler ürkütmüş, şaşırtmış, hem de eğlendirmişti.        

Orada iki gece kaldık. Otele girip çıkarken kızlar bizi her gördüklerinde gülüştüler. Üçüncü gün başkent Vientiane’a gitmek üzere yola çıktık. Karayolu iki yıl önce yapılmış. Otobüsümüz ise beklediğimizden de iyiydi. Tek kusuru pencereleri, daha doğrusu pencerelerinde camlarının olmamasıydı. Böylece mecburen hava alarak gidecektik. Ben bir pencerenin kenarına oturdum. Bir süre sonra, pencerelerden yalnızca havanın değil daha beklenmedik başka şeylerin de girebileceğinin bilincine vardım. Yola koyulduktan kısa süre sonra önümdeki sırada bir hareketlenme hissettim. Önümde oturan kadını besbelli ki otobüs tutmuştu. Akılsız kadın işini önüne eğilerek halledeceği yerde başını dışarı çıkardı. Bütün çevikliğime karşın kadının sabah kahvaltısının henüz sindirilememiş kırıntılarını sol koluma buyur ettim. İlk köyde durduk. Orada da musluk suyu yoktu.  Kolumu yıkamak için ben de depo suyu kullanmak zorunda kaldım.  

Vientiane’a varınca bu kez ben “özel banyo isterim” diye tutturdum. “Bu iyidir” denen ve odalarında banyo bulunan bir otele yerleştik. Yemin ederim ki bunun da suları akmadı. Neyse ki bu kez alt katta bir başka odada yıkanabildik. Temizlik sorunlarımız dışında kenti gezdik ve akşamları da diplomatların gittiği pahalı restoranlarda yemek yedik. Ben yerel tatları denemeyi çok severim. Ancak insan bir süre sonra kendi damak tadına uyan yemekleri de özlüyor. Gerçi burada Türk yemeklerini bulma iddiamız olmadı. Pazı sarması ya da terbiyeli işkembe çorbası bulamayacağımızı biliyorduk. Ama yine de rokfor soslu bir biftek, hem Luang Prabang’da yemiş olduğum reçelli ördek ezmesi gibi bir rezillikle zedelenmiş midemi, hem de otobüsteki olay yüzünden sakatlanmış ruhumu bir nebze teselli edip beni sükuna kavuşturdu.

Tayland’a geri döneceğimiz gün Vientiane müzesini ziyaret ettik. Müzede sergilenen değişik eser ve eşyaların yanı sıra, Laos’un 1950’lerden 1970’lere kadar süren bağımsızlık savaşını anlatan fotoğraflar ve bu fotoğrafların altyazıları var. Bu fotoğraflar, savaşta rol oynamış lider ve kumandanları eylemleri bağlamında gösteriyor. Savaşta olan bitenleri, barış konferanslarını falan kronolojik sırayla izleyebiliyorsunuz. Yüzlerce fotoğrafın sonuncusunda, halktan bir grup Laoslu’nun, Amerikan bayrağını yaktığı gösteriliyor. Fotoğrafın altında da, emperyalizme artık nihai darbenin vurulduğu yazıyor.

Gördüklerimle dopdolu olarak aşağıdaki çıkışa yönelirken kapının yanında iki müze görevlisi kadının tığla bir elişi üzerinde çalıştıklarını gördüm. Yandaki küçük masanın üzerinde de işlerini satışa sunmuşlar. Hoş şeyler; bir tane alayım istedim. Fiyatını sordum, kadın fiyatı dolar cinsinden verdi. Ben, cebimde kalan son Laos paralarını harcayabilmek için yerli parayla ödemek istedim. Ama kadın dolarda ısrarlı oldu. Müzede birkaç dakika önce gördüğüm son fotoğrafı ve altındaki yazıyı anımsayarak acı acı gülümsemeden edemedim.