Kenya’da Safari

Aydın Cıngı/Siyaset Bilimci/Yazar

Vahşi hayvanlardan korkan ya da doğadaki yaşamın içerdiği şiddet ve vahşetten etkilenenler safari tipi turizme hiç merak sarmasınlar. Ben vahşetten çok ama çok etkileniyorum. O yüzden, artık televizyon kanallarından “Discovery”i dahi izlemeyi bıraktım. Aslanın antilop sürüsüne dalıp zavallı bir antilopu sırtına bir pençe ile dizleri üzerine çöktürmesi, sonra da boynunu hart diye ısırması yok mu! Çıldırıyorum. Zavallıyı sürükleyerek kuytu bir yere götürüyor, parçalıyor ve çoluk çocuk yiyorlar. Antilopun ölüm korkusuyla arkasına bakarak kaçışı sırasında ve aslanın pençesini sırtında hissettiği an kafasından geçenleri düşündükçe kötü oluyorum. Tıpkı giyotinde kafasını uzatmış bıçağın düşmesini bekleyen mahkum gibi… Üstelik bu vahşetin, dünyanın bir yerlerinde her gün binlerce kez yinelendiğinin de bilincindeyim. Kim bilir, belki ben şu satırları yazarken de güzel gözlü bir antilop daha aslanlara yem olmuştur. Elimde değil; üzülüyorum. Hele geçen gün, aynı kanalda bir kutup ayısının fokların arasına dalıp bir yavru foku hacamat edişini gördüm ki; dayanılmaz. Sürünün tüm fokları bu vahşeti uzaktan umarsızca izliyorlardı. Saatlerce kendime gelemedim.

Yaşlanmasına yaşlanıyorum, ama şiddet ve vahşetten bu kadar etkilenmem yaşlanmakta olmamdan kaynaklanmıyor. Ben oldum olası böyle yufka yürekliyim. Çeyrek yüzyıl kadar önce, daha gençken, Kenya’da bir safariye katılmıştım. Orada da arıza çıkarmıştım. “Safari” esasen bir tür “av” demek. Ancak turistik safarilerin topla tüfekle bir ilgisi yok. Cipin boyutlarına göre 3-5 ya da 8-10 kişi doluşuyorsunuz. Vahşi hayvanların bulundukları ve avlandıkları yerleri bilen rehber-şoför sizi gezdiriyor. 

Biz de böyle bir arabaya 6 kişi dolduk. Arabanın dört tarafı kalın camlarla kaplı. Yalnız tavanda bir açıklık var. Oradan başınızı çıkarıp isterseniz gözleminizi çıplak gözle yapabiliyorsunuz. Çok da zevkli oluyor. Zürafaları, su aygırlarını, zebraları, maymunları vb yakından izledik. Onların özelliklerini öğrendik. Tabii bunlar mazlum hayvanlar. Aslanlara yaklaşınca benim kimyam bozuldu. Gerçi hepsi miskin miskin yatıyordu; ama bana sanki birisi birden fırlayıp tepemize çökecekmiş gibi geldi. Kafamı içeri soktum; camın arkasından izlemekle yetindim. Sonra nasıl oldu bilmiyorum; ama o pinekleyen aslanlardan birisi birden ayaklandı. Anlaşıldı ki ileride bir yaban domuzu dolaşmakta. Bizim rehberin de ağzı kulaklarında. “Çok şanslısınız” dedi, “bazı günler akşama kadar dolaşırız da aslanın avını kovalayışına tanık olamayız”.

Yol arkadaşlarımda bir hareketlenme başladı. Bende de şafak attı. Heyecanla ve sabırsızlıkla bekledikleri olay, aslanın yaban domuzunu gözümüzün önünde parçalaması. Gerçekten de aslan, yaban domuzunu 20-30 metre arayla izliyor. Elimden gelse yaban domuzuna “evladım oyalanma, ne olur kaç buradan bir an önce!” diye bağıracağım. Bu arada aslanın tarafını tutan safari arkadaşlarıma karşı da ruhumda kin üretiyorum. Takip sürdükçe korkum içime sığmaz oluyor ve nihayet şoföre “haydi bırak, geri dönelim!” diye bağırıyorum. Rehber-şoför, duymayı en son bekleyebileceği bu talep karşısında şaşkınlığı ile başbaşayken diğer safaricilerden Hollandalı kadın “devam” diye bağırıyor. Sonra bana çıkışıyor. “Doğal yaşamı görmek için bu kadar para verip buralara geldik. Yenemediğiniz korkular yüzünden bizi görmek istediklerimizden yoksun bırakmaya hakkınız yok. Madem siz görmek istemiyorsunuz, o halde kapatın gözlerinizi.”

Doğru söze ne denir? Kadın haklıydı. Olacak olanlar, biz izlesek de izlemesek de, olacaktı. Susup oturdum. 10-15 dakikalık takipten sonra aslan tembelliğine yenik düştü ve domuzun peşini bıraktı. Rehberin söylediğine göre demek ki yeterince acıkmamışmış. Çok aç olsa avını asla koyvermezmiş. Ben bu durumdan çok mutlu oldum; ama efendilik yapıp düş kırıklığı yaşayan safari arkadaşlarıma sevincimi belli etmemeye çalıştım. 

Kenya’ya safari serüveninden iki hafta önce gelmiştik. İlk on günü ülkenin ikinci büyük kenti olan Mombasa ve civarında geçirdik. Mombasa Hint Okyanusu kıyısında. O dönemde İsviçre’de yaşıyordum. Zürih’ten bir seyahat acentesi aracılığıyla yer ayırttığımız için lüks bir otelde kaldık. Havuzun kenarında renkli kokteyller denedik. Deniz kenarında palmiyeler altında kitap okuduk. Hindistan cevizini dalından indirtip kamışla suyunu içtik. Batılı turistlerle dostluk ettik. Aslında benim olağan yolculuk formatımın dışında bir gezi yaptık. Daha doğrusu dinlendik. Yine de ben arada kaçıp yerli halkla kucaklaştım. Yerel dostluklar edindim. Tükenmez kalem verip elle yontulmuş basit heykelcikler aldım. İnsanlarla Kenya’dan, Afrika’dan, dünyadan, gelir dağılımındaki eşitsizlikten konuştum. Bize servis yapan garsonun, her akşam içtiğim pahalı roze şaraptan bir aylık maaşıyla ancak 4 şişe alabileceğini saptadığımda ise o şarabı aynı garsona getirterek içmekten vazgeçtim. 

Mombasa’dan başkent Nairobi’ye trenle gittik. Yataklı kompartımanımızın kapısında adımız çini mürekkebiyle kaligrafik olarak yazılmıştı. Yemeğimiz fraklı garsonlar tarafından gümüş tabaklarda servis edildi. İngiliz sömürge döneminden kalma nadir güzelliklerden biri olan bu lüks ortamında kendimi geçen yüzyılın Orient-Express’inde sandım. Yolculuğu o zaman eşimle yapıyordum. Nairobi’de, İsviçre’deki üniversite yıllarından sınıf arkadaşım olan Tunuslu bir dostum ile onun İsveçli eşinin evine davetliydik. Arkadaşım UNEP’te (Birleşmiş Milletler Çevre Programı) çalışıyordu. Geniş bir bahçenin içindeki villasında iki hizmetçi, kapıda eli coplu bir güvenlik görevlisi bulunuyordu. İçimde kalmış son derebeyi güdülerim kabardı; bu debdebeye imrendim. Bir yandan da arkadaşım beni durmadan fiştekliyor; “ne var Avrupa’da! Gel sen de burada çalış, hem daha çok para kazanırsın hem de birlikte ne güzel kaynatırız” diye beni işliyordu. O ara “tamam ulan, geliyorum!” dedim; ama döndükten sonra unuttum gitti.

Arkadaşım ve eşi ile çevrede gezdik. Tanzanya ve Uganda taraflarına uğradık. Köylerde durduk; insanlarla konuşmaya çalıştık. Zaman zaman ürkütücü durumlarla da karşılaştık. Örneğin bir keresinde arabamız yüzleri boyalı ve elleri mızraklı onlarca yarı çıplak “Masai” tarafından çepeçevre sarıldı. Gerçi “Masai” adı verilen göçebe kabile mensupları aslında görüntüleri ölçüsünde korkulacak insanlar değiller. Ancak bazıları bu kez bize hiç de sevimli bakmıyordu. Kapıları kilitleyip hafif bir selam verdik ve gazladık. Victoria Gölü civarının olağanüstü doğasına, üstünü kaplamış flamingolar yüzünden pembe görünen göllere hayran olduk. Afrika’nın en yüksek dağı olan ve yerli Swahili dilinde “Uhuru” diye anılan Kilimandjaro’nun karşısındaki Amboseli Park’ın bungalovlarında birkaç gece geçirdik. Safariyi de işte o sırada yaptık.

Amboseli kampında gerçekten çok mutlu anlar yaşadık. Gündüz safariye çıkıyor ya da havuzda yüzüyor, akşamları ise güzel yemekler yiyip şömine karşısında konyak içiyorduk. Tepesi karlı Kilimandjaro bütün görkemiyle hep karşımızda duruyordu. Gece bungalova çekildiğimizde dışarıyı dinliyordum. Hüküm süren mutlak sessizliği, arada, hangi vahşi hayvanın olduğunu bilmediğim haykırışlar ya da yırtıcı kuş sesleri bozuyordu. Ürperiyordum.

Bir sabah kahvaltıdan sonra havuzda yüzüyordum. Arkadaşımın beni çağırdığını duydum. Alelacele havuzdan çıkıp yanına gittim. İyi ki çağırmıştı. Bir fil sürüsü 3-5 metre ötemizden hortumlarını ve kulaklarını sallaya sallaya geçip gitti. İrili ufaklı tam 43 adet fil saydım. Meğer ara sıra buradan geçip biraz ilerideki kaynaktan su içmeye giderlermiş. Yere dizilmiş beyaz taşlar fillerle aramızdaki sınırı belirliyordu. Filler akıllı ve “terbiyeli” hayvanlar. Beyaz taşların berisinde kalındıkça hiçbir tehdit oluşturmazlarmış.

Amboseli’den ayrılmadan bir gün önce yine havuz başında bir şeyler içiyordum. Bu kez eşimin beni çağıran sesini duydum. Yanına koştuğumda hem şaşırtıcı hem de güldürücü bir sahneyle karşılaştım. Yüzü gözü boyalı iki Masai yerlisi, ellerinde alelusul birer kalkan birer de mızrak, kampın giriş kapısının dışında eşimle bakışıp duruyorlardı. Birisi belinin altını örtmüş. Diğeri ise örtmeyi belli belirsiz denemiş. Pipisi çulunun kenarından dışarı fırlamış. Açıkçası bir tür “bohem şıklık” yaratmış. Eşim elindeki makineyi uzatıp bu dekolte zevatla birlikte fotoğrafını çekmemi istedi. Ben makineye davranırken, yerlilerden ar damarı tam tahribe uğramamış olanı kenara çekilip fotoğraf istemediğini belli etti. Eh, sorun yoktu! Zaten biz de malı meydandaki yiğidi çekmek istiyorduk. Eşim ona daha da yanaşarak poz verdi. Ancak tam deklanşöre basacakken muhterem bu kez elini uzatıp para istedi. Eşim bu fotoğraf için birkaç kuruşu çoktan gözden çıkarmıştı; “aman biraz para toka et de şu pozu kaçırmayalım” diye bana adeta yalvardı. Reddettim. Hadi, vahşi doğa ile barışma süreci bağlamında vahşi bir anatominin fotoğrafını çekmeyi kabullenmiştim! Bedava olsa tamam! Lakin bir yabancının erkeklik organını eşim ile aynı karede görüntülemek için üstelik bir de para vermiş olmamı eve dönünce eşe dosta nasıl açıklayabilirdim!