Kara aşk şiirlerinin prensesi Sinem Sal, yarattığı kendine özel ironik dil ile aşkı ve aşkın çıktığı yeri yani kalbi sorguluyor, parçalıyor, öldürüyor sonra yeniden yaşatıyor. Dostum ben kursakta kalan her şeye karşıyım” diyen Sinem hayata, otoriteye ve yasaklara şiirleriyle direniyor. Yeni kuşak şairlerin arasında hemen göze çarpan, iz bırakan ve üçüncü kitabıyla kalıcı olduğunu çoktan belli eden Sinem ile buluştuk son kitabı “Yine de Amin”i konuştuk.  

 

Viral Mecmua özel röportaj.

Röportaj: Ceren Candemir

 

 

Yine de Amin, Anekta ve Lakuna’dan çok farklı bir üslupla yazılmış, yazı diliniz başka bir yere evirilmiş. Arada geçen zamanda ne değişti?


Lakuna’daki şiirler zaten benim 20 yaşıma kadar yazdığım şiirlerdi. Onlar daha çok ölüm üstüne aslında. Çocukluğumdan bu yana kurcalamayı sevdiğim bir yanı yaşamın. Okuduklarınız, izledikleriniz elbette etkiliyor yarattıklarınızı. Aradan geçen zamanda lirizme ve “şairane” kalıplara, bir karşı tutum geliştirmeye başladım sanırım. Tamamen sırt çevirmekten bahsetmiyorum ama yer yer kendi şiirimde kullandığım hafif dozlu lirizme de burun kıvırmak diyebilirim. Yani birkaç mısra öncesinde ya da sonrasında oraya ters düşen bir ağız bulunur mutlaka. O yüzden bu şiirleri tanımlarken de kendime onu demiştim. Galiba bunlar, ironi olmasaydı acıdan ölürdüm şiirleri.  

 

Karşıt şeylerin bir araya gelmesi, hayatta yan yana gelemeyecek her şeyin birlikteliği ilgimi hep çekmiştir zaten. Aslında bu Anekta’da biraz var. Ama Anekta, tematik olarak ya da belki de daha doğrusu problematik olarak varoluş ve özü sorgulayan şiirlerden oluşuyor. Hatta bu karşıtlıktan ziyade uyuşmazlık durumu Anekta’yı yazarken bir ihtiyaç halindeydi benim için daha çok. Şöyle ki, Proust’a selam çakarak Albertine ve Anekta’yı tasarlamıştım. Sonra tek karakterin isimsiz kalmasının şiirin sesine daha iyi geleceğini düşünüp bütün şiirleri yeniden elden geçirmiştim. Ama orada da gizli bir çatışma zaten vardır. Anekta ne kadar hayalperestse, karşısında direnen güç de o kadar gerçekçidir.

Yine de Âmin’i yazmaya başlamadığım iki senede, daha çok hikâye yazmaya başladım. Sanırım bunun da etkisi oldu bu kitabın şiirlerinde. Yani her şiirin başlayan, devam eden, çatışan, çözülen bir hikâyesi olmasını önemsedim. Hatta genel sıralamayı da dikkate alırsak, bilinçli bir şekilde yerleştirdim tüm şiirleri. Son şiirlere doğru özellikle evet, şimdi böyle bir şeye ihtiyacım var diye kurguladığım hikâyenin şiirini yazdım. Başlayıp sonlanan bir hikâye var kitapta. Ve bunun anlaşılmış olması hoşuma gidiyor. Mesela geçen gün biri sosyal medyada kitabın sonundaki şiirin, son mısrasını paylaşmış ve bunu belirtmiş. Altında da bir yorum vardı: “Kitabın sonu paylaşılır mı…” diye. Gülümsedim onu okuyunca.

Ha, bir de aşık oldum. Bu da süreci hızlandırdı tabii. (Gülüyor)

Otobüslerde “Akbiliniz yetersizdir” sesi eşliğinde birkaç şiir yazmışımdır.

Yine de Amin’in ana teması “yasak aşk”, sizce aşk yasak olabilir mi? Toplumsal baskılar bizim duygularımızı yaşamamızı ne kadar engelliyor?

Yasak ne ayol?(Gülüyor) Aşk, bizi özgür kılan tek şey olmalı. Deliliğe yakın yaşanıyor ya hani… Belki o yüzden ben aşık olan insan, ne yapsa yakıştırıyorum ona. Toplumsal baskı, neyi engeller? Kadının kadını, erkeğin erkeği sevmesini engeller belki. En azından sokaklarda… Ya da dünya evinin kuralları arasında yabancılarla konuşmamak vardır ya hani… Böylesine işte kara aşk diyorum. Hani bağırmakta özgürsün, bağırıyorsun da ama boğazını sıktıkları için biraz da. Umay demişti bana, ömrümce unutmam “İstediğin gibi vurul” diye… Sonra baktım kalbim var, vurulurum. Bir de şu var elbette, aşkın karşılıksızlığı ya da başka sebeplerden yaşanamayışı öyle iyi geliyor ki bünyeye; çünkü bu nefesi aldıysan vermen de lazım. Sen de el ele dünyaya meydan okuyan, evet öyle de masum ve basit bir dilek diyelim, iki insan olamıyorsan, el ele dünyaya meydan okuyan iki insanı yaratıyorsun. O yüzden ben de dünyada bana bunu yaşattığı için bütün başarısız aşk hikâyelerime şükrederim hep. Çünkü yaşamda böyle şeyler yok. Ve sanırım edebiyat da buraya dahil, yani yaşama. Ben de yaşatan ve yaşayan bir dil, hikâye kurmaya önem veriyorum bu yüzden. Konudan nasıl da çıktım değil mi… Aşk, özgür yaşanmayınca dişlerini sıkıp gülümserken kısık sesle küfrediyorsun. “Bir şey mi dedin” derlerse de “Yok” diyorsun. Önlerine dönüyorlar.

 

Müzikle yoğun bir bağınız var, şiirlerinizde de bu müzik hissediliyor.  Neler dinliyorsunuz?

Ah, evet… Mesela Anekta’yı yazarken özgür doğaçlama konserlerinden geri gelmiyordum. Ve şiirimin sesine çok yansıdı o dönem dinlediğim isimler. Hatta biraz da post-rock ve Kuzey Cazı’na giriş yaptığım zamanlardı. (Evet, 2012) Zaten Anekta’nın başında her şiire denk düşen bir şarkı var. O genişçe bilgi veriyor.
Yine de Âmin, biraz şöyle… Bir jazz müzisyeni var. ECM Records’tan albümü çıkabilecek kadar şahane işler üretiyor. Odasında birkaç saat çaldıktan sonra, akşam, düğüne gidiyor ve halay şarkıları çalıyor. Hatta bu sırada gelinin annesi sebepsiz ağlıyor. Yine de Âmin’in müziği tam olarak bu dengede. Türk Sanat Müziğini de çok seviyorum. Taksiye bindiğimde de ilk işim Radyo Alaturka’yı açtırmak oluyor.
Yine de Âmin’deki şiirin sesine gelince, Benjaminciğimin (Walter Benjamin) bir yazısında vardı görsel uyarılara maruz kaldıkça işitme duyumuz geriliyor diye. Her ne kadar bir dengeyi kurmaya çabalasam da sanırım görsel olarak açtığım pencereler bu şiirlerde daha ağır basıyor diyebilirim. Bilinçli bir şekilde ses düzenini tahrip ettiğim yerlerden söz etmiyorum. Ama bu şiirlerin müziği de önceki kitaplarımda olduğu gibi okurun bir sonraki notayı tahmin edebileceği şekilde ilerlemiyor. Fakat bu bir yanıyla da tasarlanmış bir dağınıklık.

 

Şiirlerinizde toplumsal algı kalıplarını yıkmak isteyen yapı bozumcu bir ironi görüyoruz. Bunu nasıl oluşturuyorsunuz, biraz anlatır mısınız?

Ferit Edgü, benim bu damarımı besliyor sanırım. Birkaç sene önce, onun bir sözünü masamın üstünde duran notların arasına yazdım “Bende iki kişilik var. Biri yaratmak istiyor, öbürü yıkmak. Yaratıcı olan hangisi, bilmiyorum” diye. Geleneğe savaş açmış biri değilim, aksine bazen bilinçli bir tutuculuğa da girişiyorum şiirde ama elbette yeniyi yaratırken insanların çokça bağlandığı ve alıştığı şeyleri koparmaktan, yer yer tekinsiz ve tahripkar olmaktan zevk alıyorum.

 

Düz yazı ve oyunlarınız da var ama şiir sizin için daha önemli galiba. Kendinizi şiirle ifade etmek nasıl bir yaşam biçimi?

Elbette. Şiir çok başka. Asla iç dökme aracı değil ama bir ihtiyaç. Mesela hikâye yazarken belli bir sebebe ihtiyaç duymuyorum. Masanın başına oturup ya da saatlerce sokaklarda dolaşıp bir hikâye kurabilirim. Bilinçli… Ama şiir başka... Ne acayip değil mi… Mesela anlaşılma derdiyle yazıyorum ben, anlaşılsın, benimsensin istiyorum, fakat şiir yazıyorsun. Yani zaten bir yerinden kapalısın anlaşılmaya. Bu bir iç dil benim için. Türkçe diline tercüme ettiğinde ortaya bunlar çıkıyor. Yine de Âmin’in ham hâli diyeyim, çok kısa bir sürede ortaya çıktı aslında. 2013 yazında… Sanki bir makine icat ettim ve belki de bir sonraki kitapta devredeceğim makineden telaşla değil ama hızla ürettim. Sonra tabii üstüne düşündüm, yeniden yazdım, bazılarını tamamen çıkarıp attım. Ama çok da müdahaleye girişmedim. Şiirle, insan açık veriyor. Ben bu yolla yaşamı idrak ediyorum. Mesela Bachmann’ın şiir kitabının başında Ahmet Cemal, tam hatırlamıyorum ama şuna benzer bir şey diyordu: “Bachmann’ın Hayatı dedim başlığa Bachmann’ın Şiir Hayatı demedim çünkü ikisini birbirinden ayırmak anlamsız.” Yanlış olmayacaksa, her şair için geçerli bu galiba.

 

Bir şiirinizde “kalbim kuzeyde bir yerde sola çark: Esselâmû aleyküm ve rahmetûllahdiye bir dize var; buradan ben okuyucu olarak şunu anlıyorum “kişinin tanrısı kalbidir ya da kalbindedir” eğer doğru anladıysam bunu biraz açar mısınız? Bu ne demek?

Öncelikle, benim için, Allah diyebiliriz ona. Kalbi önemsiyorum. Hatta sanırım en çok kullandığım kelimelerden biri. O şiiri yazarken  biraz öfkeliydim aslında. Namaz kılıp içinde kötülüğü barındıran insanlara, kalben günahkarlara…İtirazım var.  O yüzden kalbe selam ettim. Onu koruduğunda Allah’ı da sevdiklerini de sanatı da koruyorsun. Yüzünü dönüyorsun. Bu sol taraf meselesi bana sürprizli geliyor hep. Yani mistik şeyler, büyüler, fallar, dinler, rüyalar, dualar, sanat… Sağımda duran, gri, sıkıcı ve net olan bilime yüz çevirmem bundan belki de.
Anekta doğrudan benim inandığım bu mesele üstüne aslında. En net hâliyle erdemli olmak, iyi olmak, incitmemek, el üstünde tutmak, ötekileştirmemek, bir arada ve özgür olmak… Bunları amaçlıyorum ve sürekli fısıldadığım da bu. Hani yer yer kavgacıysam da kalbe hükmedene, tırnaklarını geçirene tahammülüm olmadığındandır. Bir tek ona sevgisizim.

 

Son sorum; Olmayacak duaya amin denir mi?
Hem de nasıl… Çok karanlık şeyler anlatıyor gibi gelebilirim bazen ama yine de biz, gezegenin en umutlu varlığı olmaya çalışanların en iyi bildiği şeydir inanmak. Fillerin kulaklarıyla uçacağına, guguk kuşunun saate meydan okuyarak havalanacağına inanlar için hep bir ağızdan…  Âmin.