Aydın Cıngı

Siyaset Bilimci/Yazar

Varanasi (eski Benares) göz kamaştırıcı bir kent. Ganj yönündeki tüm caddelerin sonu nehre inen geniş merdivenlere varıyor. İnsanlar bu merdivenlerden inerek kutsal Ganj’a ulaşıyor, onun suyuyla yıkanıyorlar. Ganj’ın kıyısı sıra sıra saraylar, tapınaklarla dolu. Gün batarken bu yapılara bakarak tekneyle Ganj’da dolaşmak görsel bir şölen. Gün doğarken daha da müthişmiş, ama bizim gibi tembeller güneşin batışıyla yetiniyor. Yine Ganj kıyısındaki bir tapınakta izlediğimiz ölü yakma ritüeli görülmeye değer. Anlatmayacağım, çünkü anlatılması çok zor.

Bizi Varanasi’ye getiren trende çektiklerim de kolay anlatılır gibi değil. Gece bindiğimiz trende kompartıman yok. Karşılıklı ve önlü arkalı koltuklar vagon boyu dizilmiş. Hani bizim “pulman” denilen sistem gibi. Oturacak yerler epey geniş; neredeyse iki zayıf kişi sığar. Karşımda oturan şişman turist kızla epey çene çaldık. Derken ışıklar söndürüldü, kız koltuğuna kıvrıldı. Ben de koltuğuma kaykılayım dedim. Uyumak ne mümkün! Beş dakikada bir kondüktör gelip el fenerini gözüme tutuyor. Anladığım kadarıyla üçüncü mevkiden yolcular bundan bahşiş karşılığı üst mevkide yer talep ediyorlar. O da onlara diğer vagonlarda, bu arada bizim vagonda yer arıyor. Sarsak kondüktör her seferinde benim gözüme el lambasının ışığını sıktı. Oysa artık benim orada bulunduğumu ezberlemiş olması gerek. Uyuyor taklidi yapmasam yanıma ufak tefek birini sıkıştıracak. Karşımdaki kıza hiç bulaşmadı; bana, sabaha kadar tarifsiz acılar çektirdi.

İşte Varanasi’ye böyle sıkıntılı geldiğim için, bir sonraki tren yolculuğunda seyahat timimize en iyi koşulları hazırlamak niyetindeyim. Varanasi’den Amritsar’a gitmek için Hindistan’ın kuzeyini doğudan batıya katedeceğiz. Uzun bir tren yolculuğu yapacağız. O nedenle, en üst mevkiden yer ayırtma işlemlerini 48 saat önceden başlattık. Sabah, otelimizin resepsiyonundan gara telefon ettirip yer bulunduğunu öğrendik. Telefonla rezervasyon yapmazlarmış. Resepsiyona biletimizin aldırılması için para verdik ve gönül rahatlığıyla gezmeye çıktık. Akşam dönüşte resepsiyondaki adam değişmişti. Bu yenisinin bizim biletlerden haberi yoktu; ama bizim bilet işlerini ayarlayan genç adamın ertesi akşam üzeri yine görev başında olacağını öğrendik.

Ben geceyi ve ertesi günü pek rahat geçirmedim. Dostlarım “pimpirikli” olduğumu söylerler. Olabilir, belki öyleyimdir; ama özellikle Hindistan gibi ülkelerde pimpirikli olmakta yarar bulunur. Nitekim akşam üzeri bizim resepsiyonist “kusura bakmayın” deyip bilet paralarımızı iade etti. Yer kalmamış. Hem de hiçbir mevkide kalmamış. Hani telefon etmişti de, yer bulunuyordu da, hemen birini gönderip aldıracaktı! Bu, bizim için felaket anlamına geliyordu. Bir sonraki tren iki gün sonra idi. Amritsar’a direkt uçak yoktu. Kara yolu böyle mesafeler için söz konusu değildi. Özetle tüm seyahat planımız aksayacaktı. Ben, adetim gereğince, bize bu kazığı atan resepsiyoncuya ağzıma geleni söyledim. O beni gülümseyerek dinledikçe daha da köpürdüm. Daha sonra biz ağlaşırken etrafımızda çember oluşturanlardan bir hayırsever “hadi atlayın biriniz benim motosikletin terkisine, gara gidip bir bakalım” dedi. Gönüllü ben oldum.

Gara girdik ki, görünüm dillere destan! Kocaman holün dört duvarının dibinde sıra sıra insan uzanmış yatıyor. Ortalıkta ise inekler dolaşıyor. İki gün önce aynı gara indiğimde ya görünüm farklıydı ya da ben uyku sersemi dikkat etmemiştim. Neyse, biz adamla garın içinde kapı kapı dolaştık. Her seferinde beni göstererek bir şeyler anlatıyor, muhatabı olan gar memuru da bana acıyarak bakıyordu. Böylece dolaşa dolaşa en sonunda birisi “sabah erkenden gelin, bir şeyler yaparız” dedi. “Yapılacak bir şeyler”in de adı kondu. Biletimiz % 20 pahalıya gelecek. Ancak yine de garantisi yokmuş işin. “Olsun” dedim, geri döndük.

Bizim motosikletli adama da bir şeyler verdik, doğal olarak. O bununla yetinmek istemedi. Bir yakınının dükkanı varmış, bizi oraya götürüp malları gösterecekmiş. “Sağ ol, bir başka sefere!” falan işlemedi adama. Bir insan evladı olarak bilse ki nasıl yorgunum, nasıl bezginim, bırakır yakamı. Ama halden anlamadı. Haydi dükkanına gittik ve orada da çok sayıda Hintli dostun “my friend!” diye başlayan tiradlarını yudumladık. Gönüllerini kırmamak için hiç kullanmayacağımı bildiğim ve hala evin bir köşesine atılmış duran bir iki şey ve birkaç metre “çaput” alıp otele döndük.

Ben gece yine huzursuzum. Ya garda bana vaatte bulunan “bay %20”yi bulamazsam! O vakit kime dert anlatırız? Müdüre çıkıp “dün burada bir memur vardı, rüşvet karşılığı bizi trene bindirecekti; o nerede şimdi?” diye sorulmaz ki! Ne ise, adamımız orada. Bize 2 numaralı perona çıkıp orada beklememizi söyledi. Peronumuzda bolca inek turluyor. Hindistan’da her yerde inek görmeye alışılıyor. Ancak ineklerin perona çıkabilmeleri şaşılacak şey. Biz buraya merdivenlerden inip çıkarak ulaştık. Onlar da merdiven kullanabiliyorlar mı? “Herhalde bunlar bu peronun kadrolu inekleridir de sürekli burada kalıyorlardır” diye düşündük. Eğer sindirim süreçlerinin son aşamasına yere bıraktığımız çantalarımızın çok yakınında ulaşmasalar, varlıkları bizim için hiç bir sorun da oluşturmayacaktı.

Bir iki saat bekledik. En sonunda bizim zat arz-ı endam eyledi. Lakin bize yüz verdiği yok; yanındaki bir başka adamla konuşuyor. O arada trenimizin saati gelip geçti. Perona giren her trenle umutlandık; bizimki, bizden yana şöyle bir baş hareketiyle “bu değil, bekleyin” dedi. Biz peronda ineklerle haşır neşir olmaya başladıktan üç saat sonra gecikmeli trenimiz geldi. Adam bizi el işaretiyle çağırdı. Trenin kondüktörüyle konuşup biletimizin, kendi payı da eklenerek, içeride ödeneceğini söyledi.

Kondüktör bize “gar görevlisinden pistonlu” muamelesi yaptı. Dört kişilik ve ranzalı bir kompartımana götürdü. Yalnız burası biraz daha pahalıymış. Zararı yok onu da verdik. Gece uyuyabileceğimiz için mutluyuz. Yemek servisi de varmış. Keyfimiz yerine geldi. Aslında Hindistan koşullarında o kadar çabuk keyiflenmenin doğru olmadığını bilmemiz gerekirdi. Önce yapışkan bir tip dadandı. Kompartımana girip girip yüz bulamadıkça çıktı. Sürekli saçma sapan bir şeyler anlattı, yanıt istedi; ısrar etti. Biz konuşmak istemeyince de “benim ülkemde bana züppelik taslayamazsınız” yollu söylendi. Kondüktöre geçerken söyledim; adamı “hadi gel bakayım kardeşim, seni başka yere yerleştirelim” diyerek koluna girip götürdü.

Birkaç saat rahat ettik. Okuduk, konuştuk, pencereden manzara seyrettik. Sonra yine bir sorun başladı. Koridora, tam bizim kompartımanın hizasına bir aile yerleşti. Kompartıman koridordan bir perde ile ayrılıyor. Dolayısıyla koridorda söylenenler içeriden de duyuluyor. Gürültü yayını derhal başladı. Aralarında durmadan konuşmaya ve de üç-dört yaşlarındaki çocuklarını sürekli zırlatmaya başladılar.

Gürültü yapan, sızlanıp duran, taleplerini kabul ettirmek için ağlayan çocukların varlığı toplumsal az gelişmişlik göstergelerindendir. Ben gelişmiş ülkelerde toplum içinde sürekli zır zır eden çocuk pek görmedim. Oralarda çocuk isteklerini ağlayarak kabul ettiremeyeceği yönünde koşullandırılmıştır. Anne baba o çocuğa “sus” deyince susar. Ben kendi ülkemde, hatta kendi çevremdeki “okumuş yazmış” ailelerde dahi görüyorum. Çocuk toplumda istediği gibi münasebetsizlik yapıyor. Anne babadan ses çıkmıyor. Ağlamayı şantaj aracı gibi kullanarak isteğini elde ediyor. Gerekçe de “eh, ne yapalım, çocuk işte!” Oysa çocukluk, yaşamın yetişkinliğe hazırlık dönemidir; yaşamın bütününden kopuk ve onunla ilişkisiz bir süreç değildir. Çocukken terbiyesizlik öğrenen ve uygulayan, büyüyünce hangi mucize yoluyla düzgün bir yetişkin olacaktır?

Ne ise, bizim küçük Hintli de anne babasına isteklerini ağlayarak empoze eden cinsten. Çevreyi çok rahatsız etmesin diye çocuğa “sus” yollu bir şeyler söylüyorlar, ama olacak gibi değil! Ufaklık yularlarını ele geçirmiş bir kez. Ağlamaya başlayınca isteği yerine getiriliyor. O da hemen bir başka istekte bulunuyor ve bu kez onu elde etmek için zırlıyor. Bu işin sonu yok. Olmadı da zaten.

Geceyi trende uyuyarak geçirme yolundaki hayallerim böylece suya düştü. Benim arkadaşlar uyudular, ama benim gözüme uyku girmedi. Ufak tiran arada uyuduğu zamanlarda bile “acaba yine ne zaman başlayacak?” diye kalp çarpıntısıyla bekliyordum. Musibet çocuk bütün gece uyudu, uyandı, bir şeyler istedi ve ağladı. Zaman zaman bir önceki tren yolculuğunda fenerini gözüme tutan kondüktörü bile aradım. Bu çocuk ve anne babası upuzun trende niye gelip bizim kompartımanın önünü buldular diye kaderime kahrettim.

Sabah oldu, herkes uyandı, kahvaltımız geldi; bizim veledin zırlaması berdevam. Hani insan bir anda kendini kaybedip katil oluyor ya! Mahkemede de “ondan sonrasını hatırlamıyorum, hakim bey” diyor. İşte ben de bir-iki saniye boyu ne yaptığımı hatırlamıyorum. Haykırdım, ama bütün benliğimle haykırdım. Sonra birden mutlak bir sessizlik oldu; bir kaza, bir şok, bir travma sonrası çöken sessizlikten. Arkadaşlarımın bana şaşkınlık ve dehşetle baktıklarını gördüm. Dediklerine bakılırsa, feryadım Tarzan’ınkine benzer türdenmiş ama onunkinden daha tehdit edici bir tını içeriyormuş. Beş on saniye sonra gürültü çıkarmamak için dikkatle toplanan çatal bıçak sesleri duyduk. Aile trenin başka bir yerine göç etti. Çocuğun sesini bir daha duymadık.

Öğleye doğru Amritsar’a vardığımızda uykusuz, bitkin ama gururluydum. Arkadaşlarımın bana karşı duydukları korkuyla karışık hayranlık birkaç gün sürdü.