Gülbahar Kültür bir çoğunuzun da bildiği gibi partilerde şaşırtıcı bir DJ, radyocu ve şahane compliationların arkasındaki isim.

Siz onu müzik insanı alarak tanıyor olabilirsiniz ama o, aynı zamanda sıkı bir edebiyatçı! Yeni çıkan kitabı “Minyatürler” hakkında başladık konuşmaya konu oradan müzike geldi. 

Viral Mecmua’ya özel röportaj.

Röportaj: Ceren Candemir

16 yıl aradan sonra “Minyatürler” isminde yeni bir şiir kitabın çıktı. Evvelden de şiir kitapların olduğunu biliyoruz. Minyatür’lerin farkı ne?

 

G.K: Son yıllarda genelde müzik üzerinden biliniyorum ama edebiyat geçmişimi de bilenler var. Son on yıla  kadar bugün müzik bağlamında ne kadar aktifsem o zaman da edebiyatın içinde öyleydim. Müziğin profesyonel anlamda hayatıma giremesiyle, edebiyat geri çekildi ama bu durum beni rahatsız etmedi, çünkü müzik de çok şey öğrenebileceğim doyurucu bi alandı. Bu süre boyunca yazmama rağmen yayımlanmaya yönelik bir şey yapmadım. En son 2003’te bir antolojide bir masalım yayınlanmıştı. Ara sıra okuma akşamları yapıyordum ama istisnai durumlardı. Bundan yaklaşık 2-3 sene evvel edebi yanım kaşınmaya başladı. Yavaş yavaş artık yazmaya daha fazla zaman ayırmam gerektiğini farkettim. ‘United Colors of Words’ o dönem şekil almaya başlamış bir çalışmadır. Hem müziği hem edebiyatı birleştirebileceğim bir projeydi. Madem müzik beni edebiyattan bir şekil uzaklaştırmıştı. Dönüş yolu da bu anlamda müzik üzerinden olabilir diye düşündüm herhalde. 

 

Sonra nasıl gelişti olaylar?

 

G.K: Benim Almanya’da yayımlanmış 6-7 tane kitabım var. Biri masal, biri uzun hikaye, bir kaç tane de Türkçe ve Almanca şiir kitabı. Minyatür’lere ise 1995 gibi başlamıştım. Minyatürler sadece dörtlüklerden oluşan bir seri. Bir baktım ki yaza yaza birikmiş. Son yıllarda da internet üzerinden paylaşıyordum  bunları. Bunlar ne zaman yayınlanacak diye soranlar oldu. İnternet üzerinden yayınlamaya açıktım çünkü yayınevi aramak istemiyordum. Geçen kış İstanbul’da olduğum sırada, bir kitap tanıtımı gecesinde Liman Yayınları sahibi ile tanıştık, sohbet ettik. O sohbet esnasında ben Minyatür’lerden bahsettim. O da bir dosya göndermemi istedi. Ben de Bremen’e döner dönmez dosyayı hazırladım ve yolladım. İki hafta sonra cevap geldi, “ ne zaman yayınlıyoruz?” diye… Her şey inanılmaz derecede çok hızlı gelişti.

 

“Minyatürler” nasıl bir kitap?

 

G.K: Türkiye’deki ilk kitabım 16 yıl önce çıkmıştı, Pencere Yayınlarından, adı, “Sustuğun Yerde Kal”. O kitabın içinde minyatürler serimin ilki olan ‘Kör Minyatürler’ yer almıştı. Bu kez sırf minyatürlerden oluşan bir kitapla karşı karşıyayız. Minyatür’ler Türkiye’de çıkan ikinci  kitabım. Benim için onca yıldan sonra Türkçe bir kitabımın çıkması değişik bir duygu. Anadilde sahalara geri dönüyorum! (gülüyor) Minyatürler 7 bölümden oluşuyor. Her bölüm için Almanya’da hatırı sayılır bir kariyere sahip ressam Tilman Rothermel özel bir çizim yaptı. Kitap resmin, şiirin ve fotoğrafın buluştuğu bir kitap oldu. Bu tür disiplinlerarası füzyonlar zaten benim hoşuma gider. Minyatürler hap gibi. Her gün bir tane alsan yeter! Çok yormam sizi… (gülüyor)

 

Almanca kitap planın var mı?

 

G.K: Almanca bir öyküm şu anda bir yayınevinde. Bu yıl o da çıkabilir. Ben iki dilde de etkinim. Eser hangi dilde gelirse o dilde yazıyorum. Eskiden bir dilden ötekine çeviriler yapardım herkes anlasın diye ama şimdi yapmıyorum. Belki de yaş ilerledikçe herkes tarafından anlaşılmak gibi bir derdi olmuyor insanın (gülüyor). Bir eser hangi dilde oluşmuşsa, o dil doğrudur. Çeviriye karşı değilim, ki kendim de çevirmen olarak aktifim ama kendi yazdıklarımı çevirmek istemiyorum. Başkası isterse çevirebilir. 

 

 

Kitabın kapak resmi Umay Umay’dan. Güzel bir sürpriz olmuş. Nasıl oldu bu?

 

G.K: Valla bana da sürpriz oldu! Bir şey olacaksa oluyor. Aklıma bile gelmezdi kitabımın kapağının Umay Umay’ın fotoğrafı ile yapılacağı. Gelecek ay ‘Babylon Bar Vol. 4’ adlı derleme albümüm çıkacak. Bu albümün ilk sayıları için ben yıllar evvel Umay Umay’ın bir şarkısını (Aloooğ) seçmişim ama nedense kullanma izni için bağlantı kurmamışım. Twitter’dan bu şarkı bağlamında konuşuyorduk. Ben onun fotoğraflarını zaten tanıyor, beğeniyordum. Kapak konusunda fotoğrafı Umay’a neden sormuyorum diye düşündüm ama doğrudan da sormak istemiyordum. Konuya girmek için bir yol denedim. Planım muhabbeti hedefime yönlendirmek (gülüyor). “fotoğraf mı şiir mi yoksa ikisi mi?” dedim, “fotoğraf” dedi. Bunun üzerine “minyatürler sözcüğü sende nasıl bir fotoğraf çağrıştırır?” diye sordum. O da “Minyatür hiç bişeyi sevmem. Direkt sıkıntı’ dedi. Evde pc başında beni bir gülme aldı, inanamazsın. Bunun üzerine  “izin ver bu cümleyi çıkacak kitabımın açılış cümlesi yapayım. Çok hoşuma gitti?” dedim. O da gülümseyerek “nasıl istersen” dedi. Yayın yönetmenime bu kısa sohbetten bahsettim. O da bu hoş sohbetin bir tür minyatür olduğunu ve konuşmayı arka kapağa almayı önerdi. Ardından da “keşke fotoğraf da sorsaydın” dedi. E sorcaktım sormasına da gelen yanıttan sonra haliyle vazgeçtim (gülüyor). Sonra dedim sorayım n’olcak. En kötü ihtimal hayır der. Sonuçta hayırlar da evetler de hayatın bir parçası. İki üç hafta sonra Umay’a tekrar sordum. O da hiç tereddüt etmeden “istediğini seç ama yeni fotoğraf çekemem şu dönem” dedi. Sitesine girdim. Fotoğraflara bu kez kelimenin tam anlamıyla alıcı gözüyle baktım. Kapak olabilecek olanlar arasında gidip geldim ama sonunda ilk beğendiğimi seçtim. 

 

Şimdi ben sana sorayım o zaman “edebiyat mı müzik mi?”

 

G.K: İkisi de belli dönemlerde ağır basabilir. Kendim için en ideali ikisinin de bir arada var olması, çünkü en keyiflisi bu. İkisi de hayatımın önemli bir parçası. Kendimi bir seçim yapmak zorunda hissetmiyorum. İki kültürle, iki dille yaşayabildiğime göre, edebiyat ve müzikle de seçim yapmadan yaşayabilirim, ki çok da güzel yaşıyorum.

 

Müziğe geçelim biraz, ‘Babylon Bar Vol 4’ nisan sonlarına doğru çıkıyor. Mayıs ayında Türkiye’deki müzik marketlerinde de raflarda yerini alacak. Onun konsepti nasıl? 

 

G.K: Babylon Bar konsepti bu sayıda da devam ediyor. Genelde yavaş ya da orta tempolu, kolay dinlenen şarkılardan -bizim lounge müzik dediğimiz- oluşuyor. O serinin epey seveni var.

 

p>

 

Albüm yaparken temayı nasıl seçiyorsun?

 

G.K: Çoğu seri kendi özel zevkim. Babylon Bar da öyle bir seri. Genelde konseptimde 1. CD yavaş parçalardan, 2. CD ise dans parçalarından oluşur. Arada sadece dinlemeye yönelik konseptler de gerçekleştirmek istiyorum. 2000li yılların başlarında bir serim vardı: ‘Harem’s Secret’ diye. Maliyeti fazla diye o seriyi durdurmuştuk. Babylon Bar serisini ona alternatif olarak başlattım zaten. Bu yıl ‘Harem’s Secret’ serisine devam etme kararı aldık patronla. Bu haziran üçüncüsü çıkacak kısmetse. 

 

Albümlerin fiyatları yüksek biraz…

 

G.K: Yabancı prodüksiyon oldukları için normal elbette. Ama Itunes yada başka dijital platformlardan da satın alınabilir. Orada fiyatlar biraz daha makul. İsteyen şarkıları tek tek de alabilir. Benim compliationlarımdan kendi compliationlarını yapan insanlar var.

 

DJ’lik de yapıyorsun. İstanbul’da iki-üç ayda bir partiler veriyorsun. 

 

G.K: Evet. Hem ziyaret hem ticaret gibi oluyor biraz ama çok zevk alıyorum.

 

Almanya’da da yapıyor musun?

 

G.K: Evet. Sürekli DJ’lik yaptım bir ara ama bu istediğim bir şey değil. İlk plandaki işim bu değil, sadece severek yaptığım yan iş. Hâlâ da severek yapabiliyorum, çünkü mecburiyetten yapmıyorum. Hayatımı sadece buradan kazanıyor olsam sorun olabilirdi. Yaptığım partilerin %90’nı istediğim mekanlarda, istediğim partiler olmuştur. 

 

Senin setlerin epey değişik oluyor. Alışıldık şarkıları çalmıyorsun mesela…

 

G.K: Çünkü  ana akımın dışında da pek çok şey var. Adele, Rihanna, Madonna zaten her yerde çalıyor. O şarkıları sevsen bile bir yerden sonra gına geliyor insana. Her şeyin fazlası zarar. Bu müzik için de geçerli. En son Beyoğlu’nda yeni açılan WE’de çaldım. Bir kaç kişi yanıma gelip “sen başka nerede çalıyorsun?” diye sordu. Onlara normalde buralarda çalmadığımı, Almanya’dan geldiğimi söyledim. “Buralarda böyle bir karışım yok. Baştan sona eğlendik” dediler. Böyle dönüşler olunca hoş oluyor tabii. Bu da bana yetiyor zaten. Türkiye’deki partilerimin mali getirisi Almanya ya da Avrupa’nın diğer ülkelerine nazaran genelde komiktir ama manevi getirisi çok fazla. İnsanların gerçekten eğlendiğini görmenin yanı sıra bu tür dönüşlerin verdiği manevi haz zaten parayla ölçülebilecek bir şey değil. 

 

Türkiye’de çaldığın setler ile Almanya’da çaldığın setler arasında fark var mı?

 

G.K: Evet biraz farklı. Almanya’da yaptığım bir şey örneğin burada aklıma gelmedi. Orada arada Türkçe şarkılar serpiştiririm setime, bir nevi baharat. Konsept özellikle belirtilmemişse zaten her an her şey mümkün, ki beni takip edenler bunu zaten bilirler. Hem evdeki hesap çarşıya uymayabilir. Plan program başka, hayat başka bazen. O akşamki insanlar bir şekilde düşünülen konseptle uyuşmayınca,  gecenin akışı haliyle değişebiliyor. Anında konsept değiştirebilirim. ‘Ben Djim, istediğimi dayatırım’ diye bir derdim yok. Repertuarımda olan her türe açığım, ki repertuarım da geniştir. Kısacası partiye gelenler  de gecenin akışını belirleyebilirler. Gangnam Style isteyeni vururum, o başka (gülüyor).  

 

Başa dönersek, dediğim gibi Almanya’da ya da Avrupa’nın başka ülkelerinde araya Türkçe katıyorum, ama bunu burada yapmıyorum, daha doğrusu aklıma gelmedi. Her yer zaten Türkçe pop kaynıyor diye düşündüğümden herhalde. Geçen partilerden birinde bi rarkadaş geldi, ‘araya Türkçe serpiştirsene. İnsanlar hoşlanıyorlar’ dedi. Şaşırdım. Bende şöyle bir izlenim var: Türkiye’de Türkçe müzik dinlemek sanki hiç cool değilmiş gibi geliyor. Orta Doğu müziği dinlemek de karizmayı çizer gibi bir durum var. Neyse sonuçta alkol belli bir sınırı geçince zaten millet öksürsen oynuyor (gülüyor). Gecenin belli bir saatinden sonra bazen ben bile neler çalabildiğime şaşırıyorum. İnsanların biraz rahat olmaları lazım. Mesele bu. Müzik ve ritim duygusu olan insan genelde zorlanmaz. İleriki partilerimde Türkçe de çalacağım ama…

 

Almanya’da hangi Türkçe parçaları çalıyorsun?

 

G.K: O anki havaya göre. Diyelim ki güzel bir orient parça çalmışım, ardından bir Erkin Koray, bir Fesupanallah gider. Tarkan’ı zaten Almanlar da seviyor.  Dans parçası sonuçta insanlar Türkçe söylenmiş diye bakmıyor. Arada Ajda çalarım. Hep yanımda götürüp hiç çalmadığım türler de vardır. Örneğin horon. Geçenlerde bir parti oldu. Gecenin geç saatlerinde halay istemişlerdi, çaldım. Halayı da en fazla iki kere çalabilirim, üçüncüde ben bayılırım çünkü. İsteseler de çalmam. Tadında bıraktığın sürece her stil mübah. Hiç sevmememe rağmen gerekirse tekno bile çalarım güzelse ama ikincisini ya da taş çatlasa üçüncüsünü çalmam. Neyse birisi o partide yanıma gelip “horon yok mu?” dedi. Olmaz mı? Var da, yıllardır çalmamışım. Horon zaten İrlanda müziğine pek benzer, bence akrabadır. Bir baktım. Almanlar bile kendinden geçmiş horon tepiyor! Biraz modernize edilmiş bir versiyondu ama o tecrübeden çıkardığım sonuç: bundan sonra repertuarda horon da var. Müzik müthiş bir şey. Bir gecede her türlü müziği çalabilirsin. Önemli olan geçişi iyi yapacaksın. Öyle olacak ki dans eden insan farketmeyecek bile. Asıl mesele bu.

 

Müzikten edebiyata geri dönelim istiyorum. Alman Kadın Yazarlar Derneği ve Alman Yazarlar Sendikası’na üyesin bildiğim kadarıyla, ne kadar aktifsin?

 

G.K: Kadın yazarlar derneği dağıldı ama sendikaya 20 yıldır üyeyim. Çok aktif değilim açıkçası ama düzenli olarak aidat ödüyorum. Sendikalı olmak benim için çok doğal. Basın kartı almak için mecburdum üye olmaya o zamanlar. Bir de sendika emeklilik desteği de veriyor üyelerine. Emekli olduğumda oradan ufak da olsa bir maaşım olacak. Yatırdığın prim kadarını devlet de senin için yatırıyor yani yarı yarıya bir sistem var. Ayrıca sağlık sigortası da sağlıyor yani önemli bir güvence. Kısacası emekliliğimi görürsem, kalemimin de somut bi hayrını göreceğim (gülüyor). 

 

2