GRAYSON PERRY: JACKY KLEIN İLE RÖPORTAJ /Londra, 3 Nisan 2015

 

Sergi için seçilen eserlerle ilgili neler söyleyebilirsiniz?

Sanırım eserler gerçekten benim üç anahtar temamın –sınıf ve tüketimcilik, din ve inançla ilgili fikirler ve kimlik– çevresinde geziniyor.

 

Egzotik aşırılıklar avlamanın peşinde değilim. Hepimizin çevresinde, sürekli olarak gözümüzün önünde, genellikle bilinçsiz bir biçimde olup biten şeyler beni hep büyülemiştir. Sınıf ve kimlikle ilgileniyorum çünkü bunlar bizim iç manzaralarımızı oluşturuyor ve bütün tercihlerimizi etkiliyor. İnsanlar bir şeyden “hoşlandıklarını” söylediklerinde ne kastederler? Bu nasıl gelişti? Maddi kültürle ilgili tercihlerimizde, çevremizdeki şeylerde, bütün hayatımızı ve bütün bağlılıklarımızı –dinsel, toplumsal, finansal, istemsel– uygularız. Bundaki kaçınılmaz dram hoşuma gidiyor.

 

Sınıf, kimliğimizin egemen değilse bile büyük bir parçasıdır. Ona bağlı bir dizi inanç, motivasyon ve statü vardır ve bu kim olduğumuzun güçlü bir kısmıdır. Bence genellikle din ve ırka baskın çıkar; bir insanın kimliğinde bu diğer iki şeyden daha fazla gündelik etkisi vardır.

 

Bu aynı zamanda genellikle benliğimizin konuşulmayan kısmı, hayatlarımızın üzerine örtülmüş bir tür şeffaf tüldür.

Kesinlikle ve işte beni büyüleyen tam da bu: Yanımızda taşıdığımız, o ağırlığı olmayan, görünmeyen sırt çantası. İnsanın bir ömür boyunca toplumsal ve kültürel kimliğini kalıcı biçimde maskelemesi zor; o kaçınılmaz bir biçimde bir yerden sızar.

 

Bu serginin merkezindeki iş, 18. yüzyılda yaşamış Britanyalı sanatçı William Hogarth’ın bir dizi baskısına genel hatlarıyla dayanan Küçük Farklılıkların Kibri halı serisi. Bu altı işi yaparken size ne ilham verdi?

Halılar sınıf ve zevk üzerine bir TV dizisi yaparken ortaya çıktı. Programa eşlik etmek üzere yapacağım sanat eserlerini düşünürken bunların halı olacağı konusunda hiçbir soru işareti yoktu. Halılar, makul bir hızla yapılabilen geniş ölçekli eserlere olanak veriyor; çömleklerimden farklı olarak elle değil bilgisayarla denetlenen bir tezgâhta dijital olarak yapılıyorlar. Ve sanatsal kaynakları düşünürken sınıfla ilgili akla gelen en bariz kaynak William Hogarth’ın eseri, Bir Hovardanın Seyri’dir (1733).

 

Hogarth’ın bunu izleyen baskı dizisi (1735) bir hayatın sınıf sistemi içinde yolculuğunu gösterir. Aralarında David Hockney ve Yinka Shonibare’in de bulunduğu başka sanatçılar için sıçrama noktası olmuş çok tanınmış bir sanat eseridir. Hogarth sanatçılar içinde en Britanyalı olandır. Onun eserinde tıkız, aksi ama ahlaki olarak güçlü bir şey vardır. Resimlerini “modern ahlaki özneler” olarak adlandırıyordu. Avrupalı bir hassasiyetin iş bilir zarafeti yoktur onda. Ayakları yere basan, “üçün biri” hassasiyeti ve olağan insanlığa sevgisi vardır ki bunlar bana çok İngiliz gelir. Kişileri asla en güzel olanlar değildir; her zaman bodur, biraz Hobitimsidirler. En beğendiğim sanatçılardan bir diğeri, Brueghel de aynı haslete sahiptir; onun da kişileri biraz tıknazdır. Bu, insanlığa karşı olan tutumlarının bir yansıması olabilir. Burada insanlık idealize edilmemiştir. Hatta gerçekte olduğundan daha grotesk gösterilerek tam aksi yöne doğru gitmiştir.

 

Merkezi karakterim için Rakewell adını bile ödünç aldım, gerçi Hogarth’ın Tom’unu Tim’e çevirdim. Karakterim belki Hogarth’ınkinden daha düzgün akan bir hayattan geçiyor, gerçi onun hayatı da kötü bitiyor ve layığını buluyor. Tim’in ölümüne bir anlamda, kokoş yeni karısına havalı arabasıyla gösteriş yapma konusundaki, işçi sınıfına mahsus sabit fikrinin sebep olduğunu düşünmeyi seviyorum.  

 

İlk halıda Tim’in İngiltere’nin kuzeydoğusunda Sunderland’de bekâr bir genç kadının oğlu olarak doğduğunu görürüz. Parlak bir çocuk, liseye gitmektedir. Annesi, Tim’in çok iyi anlaşamadığı bir üvey babayla tekrar evlenir. Sınıf yolculuğuna başladığı üniversite için evden ayrıldığında, anne ve babası onun züppeleştiğini düşünür. Kısa bir zaman içinde, daha sonra evleneceği orta sınıftan güzel bir kız arkadaşı olur. Üçüncü ve dördüncü halılar arasında üniversite öğrencisiyken teknoloji milyoneri olmak üzere serpilir. Beş numarada yarı emeklidir, İngiliz taşrasında büyük bir konakta yaşamaktadır. Ardından boşanır, esas köklerine döner ve biraz şıkırdım bir eş ve bir Ferrari edinir. Bu tipik bir orta yaş davranışıdır. 

 

Bütün bir hayali yaşamı altı sahneye damıttığınız için, kaçınılmaz olarak aksiyonun çoğu “sahne dışında” gerçekleşiyor. Tim’in hayatında vurgulanması gereken anlar olarak özellikle bu altı vinyeti seçmenize ne sebep oldu?

Hikâyenin içinde, zevkle ilgili soruları en açık biçimde vurgulayacak anları seçtim. Zevk en dikkat çekecek biçimde hayat tarzıyla ilgili seçimlerimize yansır ve bunu görsel olarak gösterebileceğim senaryolar istedim. O yüzden ilk görüntüde işçi sınıfından bir kadının eski moda oturma odasını ve akşam çıkmak için süslenen kızları gösterdim. İkinci resimde geleneksel işçi sınıfı çevrelerinin bir yansıması, kuş yuvaları ve güvercinleriyle ihtiyar adam ve arabalarıyla genç adamlar arasındaki ayrışma bulunur. Üçüncü resim daha alt orta sınıftan bir Barratt Homes sitesini ve buradan, üst orta sınıfın William Morris duvar kâğıdı, akşam yemeği partileri, Jamie Olivier vb… hayatına geçişi gösterir. Her biri benim, sınıfın ayrıntılarını eklemem için kurulmuş bir tür sahnedir. Her kompozisyon aynı zamanda bir başka katman olarak tarihten bir dinsel resmi yansıtır, böylece eserde bir tür didaktik dinsel fresk tarzının aurası olur.

 

Sergideki bir başka eser sizin 2007 tarihli halınız, Tanrı Olarak Alan Measles’a Oy Verin. Bu eserin bundan birkaç yıl önce fazla kışkırtıcı olabileceği gerekçesiyle Katar’daki bir serginizden kaldırıldığını anlıyorum. Burada sergilenmesiyle ilgili ne hissediyorsunuz?

Evet, bu Pera Müzesi ve British Council küratörleri açısından gerçekten ilginç bir tercih. Bu parçayı Türkiye’de göstermenin çok fazla kışkırtıcı olabileceğini düşünmüştüm; eğer saldırıya uğrayabileceğim bir işim varsa o da budur. Açıkça kışkırtıcı değildir ama Teröre Karşı Savaş’la ilgili imgeleme değinir. Doğu ile Batı arasındaki fay hattına dairdir. Pentagon’u, petrol kuyularını, Filistin duvarını, gizli bombacıları ve jetleri gösterir. Ama mesajı belirsizdir ve çok muğlak bir eserdir: Bu parçadaki kötü kişi kimdir? Birbiriyle kavga eden iki din aslında İslam ve Kapitalizm gibi görünüyor bana; İkiz Kuleler’le temsil edildiği gibi. Sanırım başlık din ve politikanın birbirinin zıddı olduğunu söylüyor ama eserde bolca kararsızlık da var.

 

Halılar New York’ta da gösterildi. The New York Times kültür ekinin kapağında yer aldı, öyleyse dikkate değer olduğunu düşündükleri açık.

 

Siyasetin ötesinde, bir oyuncak ayıyı savaşçı olarak görmenin şoku da var. Tatlı, güzel bir çocukluk yadigârı olarak düşündüğümüz şey birden bir barbarlık ve saldırganlık görüntüsü haline gelmiş.

Bu ilginç; ben bunu hiç böyle düşünmedim ama aslında bu doğru. Eğer bir insanın içindeki dinin gelişmesini düşünürseniz, gençken insanı rahatlatan bir inanç ve mutlaklık beşiği gibidir ama büyüdüklerinde ölüm ve yıkım motivasyonu haline gelebilir. Alan Measles’ı hep din için adayım olarak gördüm ama bir altmetin olarak bu bayağı iyi; bunu sevdim.

 

Sergide haritalarınızdan üçü var: kendi zihninizin bir tür haritası olan Bir İngiliz’in Haritası (2004), Ortaçağ’dan kalma bir mappa mundi’yi temel olan Hiçbir Yerin Haritası (2008) ve kendinizi veya iç dünyanızı bir tür surlar içinde şehir olarak gösterdiğiniz Günlerin Bir Haritası (2013). Harita motifini birçok kez seçtiniz, bunu özellikle kendi benlik hissinizi ve bilinçdışınızı çözmek için yapmışsınız gibi görünüyor.

Bunun psikoterapi görmekten kaynaklandığını düşünüyorum. Terapistimin bana söylediği ilk şeylerden biri, “Kendi içsel manzaranızın büyük bölümünün denetimini anne babanıza teslim etmişsiniz ve o alanı geri almanız gerekiyor,” oldu. Benim terapimin amacı buydu: Bu bilinçsiz alanı anne babamın denetiminden ve hayaletlerinin korkusundan geri kazanmak. Terapimin sonu Bir İngiliz’in Haritası’nı yapmaya başladığım zamana tesadüf etti o yüzden bu kendi içsel duygusal manzaramı geri kazanmamın anıtı oldu bir tür. Bir anlamda bir sanat terapisi parçasıydı; çok kolay geldi.

 

Bazen işimin üzerine fazla düşünüyorum ve fark ediyorum ki gerçek mevzu bilinçli düşüncelerin aralıklarında gerçekleşiyor. O yüzden, yaşlandıkça artan biçimde kendime oynama ve süslemeci olma ve çok fazla akıllı olmaya çalışmama iznini veriyorum. Bu kendimi gerçekten serbest bıraktığım ilk işlerden biriydi.

 

Harita biçimini, şemayı sevdiğiniz açık…

Bu üstüne herhangi bir şeyi asabileceğiniz bir yapı, bir çerçevedir. Bir parçaya başladığımda, bu gelecek birkaç hafta boyunca nereye gittiğimi kapsamlı biçimde bildiğim anlamına gelir. Çalışırken haritanın daha geniş yapısına göndermede bulunabiliyorum, gerçi saat, dakika dakika temelinde oynuyorum veya düşüncelerimin dalgasını izliyorum. Bu mükemmel bir düzen; resmen sayfanın manzarası boyunca yolculuk yapıyorum. O gün içinde bulunduğum ruh hali, dinlediğim müzik veya radyo programı, o gün yaptığım konuşmalar, hepsi hepsi eseri bilgilendiriyor –Günlerin Bir Haritası’nda kelimenin gerçek anlamıyla. Koordinatlar yerine, küçük dikdörtgenlerde, baskının üzerinde çalıştığım gerçek günler olan tarihler var. O kadar ineklik edebilecek birileri olsa geriye gidip her gün ne yaptığımı ve belli bir cümleciği neden oraya koyduğumu bulabilir. Benim ruh hallerimin ve bunu yaptığım günlerin bir günlüğü gibi.

 

Haritaların da bir tür otoritesi var. Onların çok eril olduğunu düşünüyorum. Yöresel olmaya, mülkiyetle ilgili olmaya dair bir tarihleri var ama aynı zamanda ampirik olarak doğru olma gibi bir anlamı var. Ama hiçbir harita öznellikten azade değildir. En bilimsel haritada bile öznelliğin bir filtresi vardır. O yüzden haritalar eril tarafsız düşünceyi yansıtır. Ben bu fikre, özellikle bunun tam aksi olan –öznel, oyuncu, muhayyel– haritalar yapma fikrine bağlıyım. İzleyiciyle dalga geçtiğim şey budur.

 

Seramik işleriniz genellikle başka zamanların ve Afrika’dan Asya’ya başka kültürlerin çömlekçiliğine göndermede bulunur. Türk seramiklerinden, İznik çiniciliğinin renkli tabak ve çinilerinden ya da Pera Müzesi koleksiyonunda bulunanlar gibi, 18. ve 19. yüzyılda yapılmış daha ev içi kullanımına yönelik Kütahya seramiklerinden hiç ilham aldınız mı?

Evet, İznik çömlekçiliği üzerine, çok sevdiğim bir kitabım var. Eserlerimde daha geniş anlamda epeyce İslami seramiğe baktım; örneğin Varoluşsal Boşluk (2012) adlı çanak eski bir İslami parçanın formuna dayanmaktadır. Özgün formlarla ortaya çıkmak ilgimi çekmiyor. Bunun yerine, kitaplardan şekil ve formlar ödünç alıyorum. Peygamberlerimizin Portresi (2006) küçük bir Japon sake şişesini temel almıştı, Huysuz İhtiyar Tanrı’ya (2010) ise bir Grek vazosu ilham vermişti.

 

Benim temel tekniğim bir müzeye gitmek veya bir sanat kitabının sayfalarına bakmak, beğendiğim bir şey görüp onun kendime ait bir versiyonunu yapmaktır. Bu benim modus operandi’m. Yanlış hatırlama ve yanlış yorumlama sürecine çok büyük önem atfediyorum; sonunda ortaya çıkan bir anlamda kötü bir fotokopi. “Orijinal” olma konusunda herhangi bir yanılsama altında değilim: bu genellikle başka bir şeyi kopyalamaya çalıştığınızda olur. Hiçbir zaman çaresizce yenilikçi veya orijinal olmaya çalışmadım; hep asilere isyan ettim.

 

Neden böyle?

Eğlenceli bir strateji gibi görünüyordu. Eğer sanatçı Marcel Duchamp’ın bir mirası varsa o da yaramazlıktır. Ona atfedilen felsefi sıçramalar sadece onun yaramazlık hissinden ortaya çıkıyordu. İlla onun eserlerine göndermede bulunmam ama ruhuna bakarım.

 

Eserlerinizdeki yüksek ve düşük kültürün karışımı ve eski ile yeninin çarpışması hakkında bir şey söyleyebilir misiniz?

Düşük ve yüksek kültür arasındaki farklılık benim kuşağım tarafından aşındırıldı. Joy Division’ımızı Giotto’muz kadar ciddiye alıyoruz. Biz “68” kuşağıyız ve ergen fikrinin doğduğu sırada ortalardaydık, kültürü illa anne babanızdan, çiğnenmemiş halde almadığınız zamanlardı. Kendi kültürünüz ve fikirleriniz vardı ve bunları beraberinizde getirirdiniz.  

 

Yüksek kültür genellikle eski düşük kültürden ibarettir. Büyük yüksek kültürel anların çoğu kendi zamanlarında popüler kültürdü. Bu kültürlerden nesneler saygın hale geldi çünkü zamana karşı dayanıklıydılar. Kuşaklar boyu değerlendirmenin filtresinden geçtiler. David Bowie ve Beatles’ın varlıklarını nasıl sürdürdüğünü görmek ilginç olacak: belki de yüz yıl sonra klasik müzik olarak görülecekler!

 

Eserleriniz Türkiye’de daha önce sergilendi mi?

Hayır, bu eserlerimin Türkiye’de ilk sergilenişi. İstanbul’un tarihini ve mimarisini çok ilginç buluyorum. Fay hattının üzerinde, kelimenin gerçek anlamıyla, o kadar çok şeyin –kültür, tarih, hoşgörü– sınırında ki.

 

Kendinizi özellikle Britanyalı bir sanatçı gibi hissediyor musunuz? Ve Britanyalı olmak, özellikle işinizi daha uluslararası bir ortamda düşündüğünüzde, sizin için ne anlam ifade ediyor?

Kendimi inanılmaz derecede Britanyalı, hatta daha da fazlası, İngiliz hissediyorum. Bunun bir parça mizahla ilgili olduğunu düşünüyorum. Her şeyin içinde bir oyunbazlık ve mizah olması gerekiyor. Bu belki de aynı zamanda fazla küstah ya da hükmedici olmaktan geri durmakla, fazla övüngen bir amacı olmamakla ilgili. Britanyalı olmakla ilgili eserlerime kesinlikle taşıdığım bir evcimenlik var.

 

İdealinizde, Türkiye’de işlerinizi ilk kez gören izleyicilerin nasıl bir karşılık vermelerini isterdiniz?

Türkiye Britanya ile kıyaslandığında öyle zengin ve canlı geleneksel kültüre sahip olan bir ülke ki. İşlerimin büyük bir kısmını, yerkürenin çevresindeki çeşitli yerel kültürlerin bir alaşımına yüklüyorum. Sanırım bu kendi içinde melez bir ulus olan Britanya’nın ve özellikle kültürlerin büyük bir karışımı olan Londra’nın bir yansıması. Ben bir etkiler ağının düğümüyüm ve müzelerde ve sanat kitaplarında bana ilham veren şeyler aracılığıyla birçok farklı kültürden bağlantılar alıyorum. Belki eserlerim bunu bilinçsiz bir biçimde yansıtıyor. Britanyalıların aynı zamanda kültürel malzeme çalma konusunda sağlam bir geçmişleri vardır; belki de bu benim yaptığımdan çok uzakta olan bir şey değil.

 

Ben her zaman, zengin, yoğun bir tür iş elde etmeye çalışmışımdır. Zarafet sufleleri yapmam. Benim eserim yavaş ve zahmetlidir ve insanların eserdeki işgücünü hissetmesini istiyorum. Bir eseri yapmak için günlerce çalışmanın önemli olduğunu ve genellikle küçümsendiğini düşünüyorum. İstanbul’daki izleyicilerin bunu hissetmesini ve eserlere olumlu karşılık vermesini ümit ediyorum.