Dilan Bozyel, Diyarbakır, Kıbrıs, Londra, İstanbul ve bir sürü şehrin dokunduğu hayatını kamerasıyla belgeliyor. Sık sık yolculuk yapıp, yolları mutluluk arayışıyla eskitiyor. Kocaman gülümsemesi, olumlu enerjisi, kendine has giyim tarzı, şiir tutkusu, müzik zevki, açtığı sergiler, yaptığı atölyeler ve profesyonel çekimleri ile ona bir yerlerde rastlamış olmanız mümkün. Hem fotoğraflarına hayran olduğum hem de çok sevdiğim arkadaşım Dilan’la Moda çay bahçesinin ağaçlarının huzurlu gölgesinde buluştuk, biraz fotoğraftan biraz da hayattan konuştuk.

 

Viral Mecmua Özel Röportaj.

Röportaj: Ceren Candemir

 

Fotoğraf yolculuğuna nasıl başladın?

Dilan Bozyel: İstanbul’a İşletme okumak için geldim, başarısız bir öğrenciydim.  Çok mutsuzdum, bir şeyler yapmak gerektiğine karar verdiğim anda kaydımı sildirdim. Ne yapmak istediğimi düşünürken kendimi bir ayda 12 kilo vermiş ve çok kötü öksürürken buldum, bir hastalığa yakalandığımı anladım. Doktora gittiğimde verem olduğumu söylediler. 1 yıllık tedavi başladı. 1 yıl boyunca bir odada teravi gördüm. Odanın içinde kitaplar, filmler, müzik CD’leri ve bir kamera vardı. O kameranın kime ait olduğunu hâlâ bilmiyorum. Ablam “arkadaşlarından biri bırakmıştır” diyor ama bilmiyorum. Eski, kompakt bir kameraydı.  Her gün kendi fotoğrafımı çekmeye başlamıştım. Ama çok bilinçli olarak yaptığımı  söyleyemem. Yani  fotoğrafçı olacağım diye çekmiyordum. Kader diyorum ben buna, inanıyorum kadere. Tedavimin bitme aşamasına  geldiğinde artık okul ile ilgili bir şey yapmam gerekiyordu. Anneannem o zaman hayattaydı ve Londra’da yaşıyordu, savaştan sonra Londra’ya yerleşmişti. Küçükken beni onun yanına gönderiyorlardı. Acaba orada okuyabilir miyim diye düşündüm. Sonradan kabul edildiğim okulun fotoğraf bölümüne elimdeki fotoğraflarla başvurdum.

 

Hastanede kendini çektiğin fotoğraflarla mı?

D.B: Evet. Self portrelerimle başvurdum ve burslu kabul edildim. Tabi aslında fotoğraf geçmişim bununla sınırlı değil, İşletme okurken müzik dergilerine yazıyordum. Konser  ve röportaj yazılarında anlattığım bazı sahnelerin görselleri gelmediği için küçük kameralarla çektiğim fotoğrafları kullanıyorduk, takvim olarak da yayınlanmıştı. O yüzden “fotoğraf olabilir mi?” sorusu girdi benim hayıtıma ve oldu bir şekilde.

 

Günlük hayatın akışı içinde fotoğraf çekmeni tetikleyen nedir? Neyi gördün mü “ah bunun fotoğrafını çekmeliyim” dersin?

D.B: Hikâye. Gerçekten bir hikâyesi olmalı. Güzel olması gerekmiyor. Çok çekilen kareleri beğenmeme nedenim de bu büyük ihtimalle. Hereksin toplanıp çektiği yeri çekmeyi sevmeyişimin nedeni de bu. Daha detay yakalamayı seviyorum.

 

Sergilerinin  birbirine aykırı olmamakla birlikte birbirinden farklı konseptleri var, nasıl karar veriyorsun?

D.B: Kendileri geliyorlar galiba! (Gülüyor) Böyle cadı gibi konuşmak istemiyorum Mardin Bienal’ine hazırlanıyorum şu ara ve ne yapmak istediğimi bir ay boyunca düşündüm. Ebetteki artık mesleki bilgi ve tecrübe ile kendim bir şeyler çıkartıyorum ancak, bir gece rüyamda gördüğüm de oluyor bir anda aklıma geldiği de. Kendi kendine geliyor biraz. Bir anda bir şey tetikleyiveriyor. Bu benim için başka şeylerde de geçerli. Evde yıllardır biriken filmler, kitaplar vardır. Herkes izlerken izlememişimdir, onlar kendi kendine geldiklerinde bir anda hayatıma giriyorlar ve mesajıyla geliyorlar.

 

 

Senin fotoğraflarında bir şehir-fotoğraf ilişkisi görüyorum ben. Kimsenin ilk anda aklına gelmeyecek yerlere gidiyorsun Irak gibi, Ermenistan gibi… Biraz anlatır mısın bunu?

 

D.B: O biraz yolculukla ilgili… Sanatla ilgilenen herkes için yollar, yolda olma hissi, arayış hep vardır. Ben günlük tutma gibi düşünüyorum. Travel Diary adıyla yayınlıyorum zaten, birikti yorum bir yandan da. İlginç bir şey. Dönüp baktığında – artık dönüp bakabilecek kadar biriktirdim- biriktirilen hatıralar, hafıza… İlla birileriyle değil zaten benim en sevdiğim yalnız yolculuk yapmaktır. Yollarda olup yaşanan şeyleri izlemek, belgelemek, hikayeler bulmak, belki mutluluğu aramak… Artık bir çoğu hayatta olmayan sevdiğim sanatçıların arayışlarıyla empati kuruyorum.  Hepimiz mutlu olmak istiyoruz, mutluluğu arıyoruz. Bunun içinde aşk da var, yemek de var, her şey var.  Yollar o mutluluk arayışında eskitiliyor.

 

Senin Diyarbakır fotoğraflarında farklı bir şey var. Oraya gidip fotoğraf çeken bir sürü insan var ama seninkilerde değişik bir duygu var sanki…

D.B: Diyarbakır’da büyümüş olmamla ilgili olabilir. Orada turist değilim. Diyarbakır benim için ilginç bir şehir hem çok seviyorum bazen çok kızıyorum…. Kalan güzel  ve masum yerleri bildiğim için oralara gidiyorum. Merkezde çok dolaşmam. Sur’un içinde dolaşırım genelde. Tarihi yerler, o kiliseler o kadar büyülü ki… Oranın insanları, yeni nesil geliyor, çocuklar çok önemli benim için… Diyarbakırlı çocuklar ve hayalleri… O kadar başka dünyaları var ki! Bizim gördüğümüz hiçbir şeyi görmüyorlar. Onlar çok daha güzel şeyler görüyorlar ve Diyarbakır’ı onların gözünden görmek beni çok heyecanlandırıyor.

 

Çocuk demişken senin de çok hassas olduğun ve üzerinde çalışma yaptığın “Çocuk Gelinler” konusuna  gelmek istiyorum. Bir çalışman Londra’da sergilendi yanlış bilmiyorsam, çocuklarla atölyeler de yapmıştın, biraz anlatır mısın?

D.B: Hâlâ yapıyorum, bu aralar biraz büyüklerle çalıştım gerçi ama… Diyarbakır’da başlamıştım ilk, sonra Mardin, Batman, Adıyaman diye gitti. Çocukları sokaktan topluyorum! Oyun oynayan, peçete satan, araba camı silen çocukları toplayıp aynı sınıfta buluşturuyorum. Onlara gidip “Birlikte masal okuyacağız, fotoğraf çekeceğiz, resim yapacağız gelmek ister misin?” deyince hepsi ailelerinden izin alıp geliyor. Ertesi gün söylediğim saate, söylediğim yerde toplanıyorlar. Bu çok güzel bir şey. Bizim görevimiz bu sanırım. Güzel bir dünya istiyoruz, güzel bir dünya için sürekli kendimizi parçalıyoruz. Sadece kendimizi parçalayarak olmaz, bir şey yapmak gerek. Şu an yaşadığım dünya kolay kolay değişmeyecek, biliyorum. Küçükken bize yapılmayan şeyin tekrarlanmasını istemiyorum.  Hepimizin üzerine düşen görev gibi geliyor bu bana! Farklı bir şey yapıyormuşum gibi anlatamıyorum bunu. Bana bir iyilik gibi gelmiyor, yapmak gerekiyor. Şey gibi, yere düşen bir şeyi kaldırıp sahibine veririz ya öyle bir şey.

 

Bu yaz Düşler Akademisi’ne gittin, sosyal medyadaki paylaşımlarından görmüştüm, o nasıl bir proje, sen ne yapıyorsun orada?

D.B: Engellilerle ilgili bir proje. Onlarla bir farkımız yoktu orada bunu anladım. Sadece onların hayatlarını kolaylaştırmak için çalışmamız lazım. Orada bir – iki hafta kaldım eğitime bu kış başlayacağız. Benimki biraz tanışma amaçlı oldu. Dalmaya gittik, sohbet ettik, oyun oynadık, fotoğraf çektik…  Hem fiziksel hem zihinsel engellilerden oluşan bir gruptu. Down sendromlularda bir şey gözlemledim, hiç filtreleri yok ve bu o kadar güzel bir şey ki! Tamamen hisleriyle hareket ediyorlar. Birini sevince gerçekten gidip sarılıyorlar, sevdiğini söylüyorlar. Kaç tane kadın birbirini yolda gördüğünde “Saçın çok güzel olmuş” der ki, bunu çok içten söyleyebilir ki? Onlar gerçekten gelip “saçın ne güzel” deyip saçını okşuyor. Bizim güya “normal”den sayıyoruz kendimizi ve  yüz bin tane filtreyle yaşıyoruz. O Filtrelerin hepsini kaldırıp özümüze döndüğümüzde herkes o kadar iyi olabilir ki… Normal olan zaten iyi olmak ve filtresiz olmak. Modern hayat bizi  saçma sapan kalıplara sokuyor.

 

Değişik konseptli eğitimler yapıyorsun. Bu konseptlere nasıl karar veriyorsun?

D.B: Amaç “iyi bir fotoğrafçı olmak için” bir atölye düzenlemek değil. Açıklamalarda da yazıyorum hep profesyonel fotoğrafçı olmadan, herkesin günlük hayatta sanata  en yakın dokunabileceğimiz alan fotoğraf. Çünkü akıllı telefonlar ile herkes fotoğraf çekiyor.  Telefonla çekilen fotoğraflar da artık sanat eseri sayılabiliyor. Amaç, günü daha keyifli geçirmek için işin içine daha sanatsal bir bakış açısı katarak, gün içinde minik nefes alma alanları sağlamak benim amacım. Yani benim amacım; profesyonel fotoğrafçı yetiştirmekten ziyade fotoğraf çekerken daha çok özenmek, keyif almak, hayatı daha güzel görmek… Bunun için de ister istemez konuları bölmek gerekiyor. Mesela Instagram fotoğrafçılığı için gelenler var, “Fotoğraf ve Kompozisyon” konulu bir workshop var mesela, Gümüşlük Akademisi’nde bunu yaptım. Bir fotoğrafı yazmak, bir metni fotoğrafa çevirmek, okuduğumuz ya da dinlediğimiz şeylerin aklımızda bir görseli var, görme engellilerin bir hayal gücü var, bunu bilinçli ve daha keyifli bir hale getiriyoruz bu atölyeyle.

 

Etkilendiğin, sevdiğin fotoğrafçılar kimler?

 

D.B: İlk başladığımda, hani o hastane odasında kendi fotoğraflarımı çekerken Diane Arbus’u keşfetmiştim. Benim için çok önemli isimlerden biri, hayatı da çok ilgimi çekiyor. Çok büyük bir fotoğraf tutkusunun peşinden gidip, hayatını kendi  sonlandırıyor. Türkiye’den Orhan Cem Çetin çok önemli bir isim. Hem yaratıcı hem özgür, kalıpların dışında bir adam. Bir yandan üniversitede eğitmen olup bir yandan gerçek sanatçı olabilmesi bana çok ilginç geliyor. Türkiye’de bunu başarabilmiş olması, onca şeye, onca engele rağmen… Bütün engelleri aştı. Patti Smith’in fotoğraflarını da severim. Bu isimler dışında yeni nesilden  Tim Walker’ın fotoğraflarını severim. Sevdiğim fotoğraflar arşivim vardır zaten. Benim için çektikleri fotoğraflardan çok hayatları daha önemli. Fotoğraflarına baktığımda o okuduğum hayatı bana anımsatıyorsa… Çünkü bu şey demek, stratejik bir planla çekilen bir fotoğraf değil, kalpten gelen bir şey. Zaten güzel olan da o, insana dokunan da o. Pera Müzesi’nde Yıldız Moran “Zamansız Fotoğraflar” sergisindeki eserler beni çok etkiledi mesela.

 

Fotoğraflar üzerinde oynama yapmayı mı seviyorsun doğal hallerini mi?

D.B: Eğer kolaj değilse ve fotoğraftan çıkıp başka bir şey olmayacaksa sevmiyorum. Dijital manipülasyon, ağır photoshoplar pek benlik bir şey değil. Hayatı belgelemeye çalışan biriyim ve onu değiştirmek istemim.  Normal ticari fotoğraflarımda, reklam çekimlerinde elimden geldiğince kendimiz yapalım istiyorum. Arka fonu niye sonradan ekleyeyim ki? Kendim yapayım istiyorum. Gerçek olanı değiştirmek yerine baskı alıp üzerine kolaj yapmak çok daha keyifli. Daha güzel bir emek, el işi..

 

Geleceğe dair hayallerin nedir?

D.B: İş olarak değil, işi ayrı bir yere koymuyorum, hayatımın bir parçası. Olmazsa da yaşayamam gibi bir saplantım da yok. Hayat bu, başka şeylere mecbur kaldığımızda oluyor, kendi tercihimizi yaptığımız da oluyor. Eğer yaşlanacaksam, kendi yaşlılığımı göreceksem huzurlu olmak istiyorum. Aynaya baktığımda gülümsemek istiyorum. Sabah uyandığımda, uyumadan önce tavana gülümsemek istiyorum. Huzurlu olmak istiyorum…

 

Röportajda Kullanılan Dilan Bozyel ID Fotoğrafları: 

Osman Çetinkaya

Emel Bayram