Fas’ta Turizm Zor Zanaat

Aydın Cıngı/Siyaset Bilimci/Yazar

Liseyi İstanbul’da bitirir bitirmez soluğu Avrupa’da almıştım. Gittiğim yerlerde okudum, çalıştım, bir daha okudum, yine çalıştım. Bu arada iyi vakit geçirdiğim de oluyordu tabii. Ne var ki, uzun süreyle yaşadığım ülkeler Fransa gibi nispeten ciddi, Almanya gibi ciddi, İsviçre gibi fazla ciddi ülkelerdi. Hele de en uzun süre yaşadığım İsviçre’de zaman zaman öyle bunalırdım ki, hafta sonu bir ya da iki gece için üşenmeyip İtalya’ya gittiğim olurdu. İtalya, İspanya, Portekiz, hatta Güney Fransa benim için oksijenlenilecek yerlerdi. Ara sıra birkaç günlüğüne kaçıp Akdeniz’i koklar, İsviçre’nin sıkı disiplinine ve hızlı temposuna dayanma gücü depolardım.

1979 yılının yazıydı. Üç-dört hafta tatilim vardı. Kuzey Afrika’ya niyetlendim. Ancak önce yine bir Akdeniz’i soluyacaktım. Barselona’nın güneyindeki Costa Dorada denen bölgede bir hafta dinlendim. Her gün bol şarap eşliğinde “tapas” yani İspanyol mezesi tattım. Daha sonra ağırlık çökünce de gidip kumsalda şekerleme yaptım. O zamanlar İspanyol toplumu yeni kavuştuğu özgürlüğü tepe tepe kullanıyordu. Plajlarda çiftler birbirlerine karşı hissettikleri fiziksel çekimi, Kuzey Avrupa’da bile görülmeyecek bir netlikle dışavuruyorlar; Barselona’nın Katalonya meydanında eşcinseller el ele dolaşıyorlardı. Oysa beş yıl öncesine kadar polis samimi davranan çiftleri uyarır; meydanlarda hoparlörle ayin yayını yapılırdı. Eşcinsellik ise yasaktı. Yarım yüzyıla yakın süren Frankist dikta rejiminden sonra demokratikleşme sürecine girilmiş. Kolay değil; koskoca toplum ne oldum delisi olmuş. Böyle bir “geçiş” dönemi yaşamakta olan toplumlar, meraklıları için son derece ilginç bir gözlem konusu oluştururlar. Ben de doğrusu durumdan yararlandım. Durduk yerde birkaç makale malzemesi çıkardım.

Neyse, iyice rahatlayıp keyiflendikten sonra Madrid yoluyla Portekiz’e, orada da bir iki gün sefa yapıp Endülüs’e geçtim. Esas gideceğim yer Cebelitarık’ın Afrika tarafıydı. Sevilla, Kordoba, Granada’yı ziyaret ettim. Cebelitarık’ı vaktiyle Avrupa yönünde geçmiş olanların Endülüs’te bıraktıkları eserleri gördüm. Böylece Fas’ta daha yakından tanıyacağımı umduğum Kuzey Afrika/Arap kültürü ile bir “ön temas” gerçekleştirmiş oldum.

Fas’a gitmek üzere İspanya’nın Algesiras limanından vapura bindim. Cebelitarık boğazını geçerkenbaktım. Sağım Atlantik Okyanusu, solum Akdeniz’di. Vapur Tanca’da limanın ta ucuna yanaştı. Bavulum da epey ağırdı. O zamanlar sırt çantası falan yoktu. Yere ayak basar basmaz çevremi dört beş çocuk sardı. Sarsalar iyi de, valizimi ve el çantamı çekiştirip duruyorlardı. Her biri bana hizmetini sunuyordu. Benim bu çocuklardan herhangi birini tercih etmem için bir neden yoktu. Gerçekten niye o değil de öbürü? Bu gibi durumlarda, olsa olsa en efendice ve en çekingen davranana yönelirdim. Oysa bunların hepsi birbirinden yüzsüzce davranıyordu. He biri, hem bana hem de birbirlerine avaz avaz bağırarak valizime ve çantama asılıp duruyorlardı. O kadar sinirlendim ki hepsine görkemli bir “hadi oradan” çektim. İnadımdan o sıcakta bagajımı limanın bir ucundan çıkışa kadar kendim taşıdım. Liman binasının çıkışında bir taksi bulur otele giderim diye düşünüyordum. Öyle de olmadı maalesef. Zaten bu Fas yolculuğunda hiçbir şey planladığım gibi gitmedi.

Öğrenciyken ve daha sonra çok Faslı dostum oldu. Onlar beni bağışlasınlar; ancak belirtmeliyim ki hayatımın en sancılı yolculuğu bu Fas yolculuğu oldu. Aradan 35 yıl geçti. Artık Faslılar da herhalde turizmin gereklerini kavramışlardır. Anlatmakta olduğum yolculuğu şu anda yapsam kuşkusuz ki bu ülkede daha mutlu günler geçirirdim. Ne var ki o yolculuk kabus gibiydi.

Limanın çıkışında taksi yoktu. Bir elimde valiz bir elimde çanta otel otel dolaştım. Bana oda vermediler. Beni görünce “yer yok” diyorlardı. Niye hiç ama hiç bir yerde oda bulunmadığını anlamadım. Bugün bile anlamış değilim. Sordum; o günlerde bir kongre falan da yokmuş. Ortada turist de yoktu. Hani korku filmlerinde olur; kahraman ıssız bir kente gelir. Karşılaştığı az sayıda insan da ona tuhaf bakmaktadır. Sanki tüm kent sakinleri, kendisi dışındaki tüm insanlar kahramana karşı bir komplo içindedirler. Benim durumum da işte tam böyleydi. Sokakta kalmaktan korkarak paniğe kapılıp fiyat arttırdım. Beni kabul etmeyen otelcilere normalde talep edilen fiyattan fazlasını önerdim. Yine de olmuyordu, ama en son çok berbat bir yerde göğüs kılları atletinden fışkıran bir adam şöyle bir düşünür gibi oldu. İyice yüklendim. 30 dolar karşılığı, o zaman için “fahiş ötesi” bir fiyata beni bodrum katta bir odaya götürdü. Yerler taş, duvarların sıvası dökülmüş, her taraf küf kokuyordu. Benim boyumun yetişemeyeceği kadar yüksekte minicik bir pencere vardı. Tuvalet, dışarıdaki koridorun ucundaydı. Üst kattaki duşsuz banyoda leğenden bir su dökünebilmek için ayrıca ciddi bir tutar ödedim. Hazret parayı cebe atıp su ısıtmaya gitti. Her taraf öyle perişandı ki eşyalarımı valizden çıkarmamaya karar verdim. Havlu ve çamaşır alıp yukarıdaki banyoya çıktım.

Banyo doluydu. Zaten henüz sıcak suyum da gelmiş değildi. Ben beklerken yanımda iki genç kız peyda oldu. Elimdeki Le Monde gazetesini görünce beni Fransız sanarak yarım Fransızcalarıyla konuşmaya başladılar. Gerçekten de, hele o zamanlar, Fas’ta dolaşan yabancıların çoğu Fransızdı. Esasen eski bir Fransız sömürgesi olan Fas ile Fransa arasında, hem ekonomik ve ticari, hem de bir tür duygusal ve kültürel bağ vardır. Ancak “duygusallıktan” bahsedince akla mutlaka “sevgi” gelmemeli.

Şöyle açıklayayım. İngilizler, sömürdükleri ülkelerde yerli halkın sosyokültürel yapısına fazla dokunmamışlardır. Toplumun tümünü elden geçirme çabasına girmeksizin yalnızca rahat yaşayabilmek için bizzat gereksindikleri altyapı ve nadiren de hukuk düzenlemeleri ile yetinmişlerdir. Yerli halkı ise, bir “patron-çalışan” ilişkisi çerçevesinde, genelde salt ekonomik açıdan sömürmüşlerdir. Fransızlar ise yerli halkın ruhunu teslim almaya kalkışmışlardır. Fransızların genelde çok iddialı ve kendilerininkinden farklı kültürleri küçümseyici bir tavırları vardır. Bu, onları, bulundukları ortamlarda kendileri ile yabancı muhatapları arasında bir tür dikey ilişki, bir kültürel hiyerarşi oluşturmaya yöneltir. Fransızlar, Kuzey Afrika’daki sömürgelerinde de yerleşik kültürel yapıyı korunmaya değer bulmamışlardır. Halkı halka rağmen “uygarlaştırma” yolunda ona kendi kültürlerini ve Batı değerlerini empoze etmeye uğraşmışlardır. Sonuçta mevcut kültürel doku tahribe uğramış; ama onun yerine de sosyal yapıya uyan geçerli ve tutarlı bir anlayış konamamıştır. Nitekim Kuzey Afrika’da, bağımsızlık elde edildikten sonra, uzun süre kimlik bunalımı çekilmiştir. Halk, o nedenle buralarda, eski “patronlara” saygı ve dostluktan çok hayranlıkla karışık bir nefret besler. Dolayısıyla, Fas’ta kaldığım sürece, “aşk-nefret” ilişkisi objesi bir “Fransız turisti” sanılmak işimi çok zorlaştırdı.

Tanca’ya ayak bastığım andan beri yay gibi gerilmiştim. Bu yüzden banyo kapısında kıkırdayan iki kızla çene çalmak bana pek rahatlatıcı geldi. Sohbeti iyice koyulttuk. Söyleşip gülüştük. Ne var ki biraz sonra otelci olacak kıllı zebani elinde benim sıcak su kazanıyla koridorun ucunda belirdi. Kızlar olacakları sezmiş gibi birden sustular. Herif, kazanı, içindeki suyu döke saça yere bıraktığı gibi kızların üzerine yürüdü. Ben şaşkınlıktan tepki bile veremedim. Zaten ne yapabilirdim! Haydut herif beni de haklardı. Üstelik zar zor bulduğum odadan da olurdum. Kızlar kaçıştılar. Benim şahsımda yabancı bir erkekle konuşurken su yüzüne çıkmış olan kişilikleri nasıl ezildi; koridorun ucunda kaybolurken bana attıkları bakışlar ne kadar utanç yüklüydü, anlatamam. Herhalde iki yerli Müslüman kızın yabancı bir erkekle kıkırdaşması kazıkçı müessesenin namusuna halel getirmişti. Saygın işletmeci de namus bekçiliği işlevinin hakkını tam bir odun gibi vermişti.

Çok benzer bir olayı birkaç gün sonra da Kazablanka-Marakeş treninde yaşadım. Koridora çıkmış pencereden bakıyordum. Yandaki kompartımandan bir kız çıktı. Bir iki bakıştıktan sonra konuşmaya başladık. Siyah ipek fularım dikkatini çekmiş. Gerçekten de boynumda, saygı ve sevgideğer hocamız Emre Kongar’ınki gibi bir fular vardı. Yalnız benimki biraz daha gevşek bağlanmıştı ve üzerinde Yves Saint Laurent yazıyordu. Aslında taklit olsa gerekti; çünkü alırken çok para ödememiştim. Ama bayağı şık ve taşıyana sıkı bir imaj veriyor olmalıydı ki, bu fular boynumda iken hep bir yanaşanım oluyordu. Neyse, trende de bir süre sonra yan kompartımandan kızın bekçisi olacak bir ızbandut çıktı ve kızı bağıra çağıra ve neredeyse tekme tokat içeri sürükledi. Bana bulaşmadı; ama çok öldürücü bakışlar atmayı da ihmal etmedi. Fas’ta yanında erkek bulunmayan hiçbir dişi ile konuşmamaya içimden söz verdim. Hangi kızla iki laf etsem on dakika içinde bir haydut zuhur edip zavallının karizmasını yerle bir ediyordu.

Fas’ta yediğim kazıkları ballandıra ballandıra anlatmayayım. Mazoşist sanırsınız. Hemen birkaç örnek sayıp geçeyim. Tanca’da, Fas’taki ilk akşamımda bir seyyar büfeci ayakta iki adet çöp şişe 5 dolar karşılığı para istedi. Aslında baktım; diğerlerine ödettiği para yarım dolar karşılığı. “Al şişini, yemiyorum” diyemedim; çünkü bir kısmını mideye indirmiştim. Büfeci öyle tehditkar baktı ki, söylene söylene verdim parayı. “Derin Fas”ın kentlerinden Meknes’e şehirlerarası otobüsle gittim. Benden, hem bilet için hem de molada içtiğimiz çorba için herkesten istenenden çok daha fazla para talep edildi. İnsanın kendini yolunmakta olan bir kaz gibi hissetmesi çok kötü bir ruh halidir. “Niye ulan, ben de sizin gibi iki göze, bir dalağa sahip bir insan değil miyim?” yollu itirazıma destek çıkan bir tek yerli yolcu bulunmadı. Fez kentinin çarşısında dolaşırken bana bir çocuk rehberlik etmeye talip oldu. 14-15 yaşlarında; adı da Abdulgafur’muş. Esnafla pazarlık ederken beni pek koruyup kolluyor gibiydi. Deri kaplı bir körük alacaktım. Beni bir dükkana götürdü; “Fas’ta daha ucuzu bulunmaz” dedi. Körüğü aldım; ayrılırken ona da bahşiş verdim. Sonradan Marakeş’te gördüm ki aynı aynı körük üçte bir fiyatına satılıyordu. Rabat’taki odamda otel görevlisini bavulumu kurcalarken yakaladım. Her an tetikte durup deyim yerindeyse “popomu kollamaktan” rahat gezemez oldum.

Gerildikçe gerildim. Kazıkçılardan birine iki tokat çaksam biraz rahatlayacaktım. Ama bu, rizikosu yüksek bir girişim olurdu. Heriflerin hepsi horoz gibi, dövüşken. Beni kesinlikle harcarlardı. Sokakta bir kafede oturup bir çay içiyorsunuz. Orada geçirdiğiniz yarım saat içinde mutlaka bir iki yumruklaşmaya tanık oluyorsunuz. Birbirleriyle devamlı kavga ediyorlar. Nitekim 15-25 arası yaş dilimine giren erkek nüfusunun çok önemli bir yüzdesinin ön dişleri yok. Her biri esaslı bir yumruk yemiş, yeni diş de yaptıramamış.

Marakeş çok çekici bir yer. Gelgelelim oradaki otelin restoranındaki garson da bana alkollü içki servisi yapmayı reddetti. Resepsiyonda pasaportumu görmüş. Müslüman olmalıymışım. Ne kadar “sana ne ulan!” dedimse de sevgili garson, daha sonraki yıllarda örnekleri Ramazan aylarında güzel yurdumda da görüldüğü türden bir özveriyle, beni günah işlemekten alıkoydu.

Bir noktadan sonra içim sıkıldı. Planımda daha içlere, çöle doğru, Ouarzazat’a gitmek vardı. Göçebe kabileler ile tanışacaktım. Vazgeçtim. Son hızla Tanca’ya geri dönüp kapağı İspanya’ya attım. O hışımla İsviçre’ye eve dönsem yakın çevremden birçok kişiyi ön dişlerinden edebilirdim. Malaga civarında, Torremolinos ve Marbella’da verdiğim birkaç günlük sinir dinlendirme molası doğrusu çok iyi geldi.