Merhaba.

Bugünden başlayarak burada gündeme göz atmayı, önemli bulduğum haberleri ve gelişmeleri değerlendirmeyi deneyeceğim.

Bazen haftada bir, bazen haftada birkaç kez bunu yapmaya çalışacağım.

Kendimi sadece kültür ve sanatla sınırlamayıp, ilgimi çeken birçok şeye yer vermeye gayret edeceğim.

Sizlerden gelen haberlere, eleştirilere, şikayetlere ve yorumlara da ihtiyacım olacak.

İnsanları, hayatı ve dünyamızı hala anlamaya çalışan bu sıradan insanoğluna bu yeni macerasında deneyimlerinizi paylaşarak, kılavuz olmanız, yol göstermeniz dileğiyle…

                                       Hakan Sonok; hakansonok.sonok1@gmail.com

Bölüm 1

*İkiside Çok  Satan, Zülfü Livaneli’nin “Engereğin Gözündeki Kamaşma” Adlı Romanı ve Elif Şafak’ın “Aşk” Adlı Romanı Beyazperdeye Taşınıyor

Bu konudaki gelişmeleri sıcağı sıcağına aktaracağız.

Bölüm 2

*Hülya Koçyiğit’in Anneannesinin Hayatı Müthiş Bir Melodram Olabilir!

Oyuncu Hülya Koçyiğit’in anneannesinin hayatı gerçekten müthiş bir melodram filmi olabilecek inanılmaz ayrıntılarla dolu. Müjgan Hanımın gerçekten çok sarsıcı bir yaşam öyküsü var…                            

Hülya Koçyiğit anneannesini Dünya Gazetesi’nden Feyzan Ersinan Top’un “Hülya Koçyiğit: Film Gibi Yaşadım” kitabında özetle şöyle anlatmıştı:

Hülya Koçyiğit:  “Anneannem filozof bir kadındı ve çok büyük acılardan geçmiş biriydi. İnşallah bir gün anneannemin yaşadığı bu çileyi film yapacağım. En büyük dileğim bu.”

-Soru: “Nasıl acılar bunlar?”

Hülya Koçyiğit:-“Anneannem küçük (bebek) yaşta ailesince terk ediliyor. Daha bir buçuk yaşındayken…(O dönemde)Ablası da üç yaşında. Her ikisi de daha bebek olduklarından anneleri nerede anlamıyorlar.(…)Günler geçiyor iki küçük çocuk köydeki evde aç susuz yaşıyor. O sırada anneannemin ablası belki hastalanıyor belki aç kalıyor ve ölüyor. Tabii anneannem bir buçuk yaşında olduğundan ablasının öldüğünü anlamıyor. Onu bebek gibi yedirmeye çalışıyor, çekiştiriyor, oyun oynuyor onunla. Nihayet köylüler bir gün kapıyı kırıp anneannemi ve ölmüş ablasını buluyorlar. Ablasını toprağa veriyor, anneannemi de evlatlık veriyorlar. Bir süre sonra anneannem onu evlat edinen memur aileyle birlikte yaşadığı köyden İstanbul’a geliyor(…)

Anneannem 17 yaşına geldiğinde İstanbul’da bir köşkten “Kızınıza talibiz” diye onu istiyorlar. Görücü usulüyle anneanneme talip oluyorlar; ama talip olan adam zaten evli. Köşke anneannemi kuma olarak istiyorlar. Anneannemi evlat edinip büyüten aile anneannemi kuma olsun diye köşke yolluyor. Köşkün zengin sahibi anneannemi hamile bırakıyor ve bir çocukları dünyaya geliyor. Meğer evin hanımının çocuğu olmuyormuş. Anneannemi de evin beyine çocuk doğursun diye kuma olarak köşke almışlar. Çocuk dünyaya geldikten sonra çocuğa el koyup anneannemi sokağa atıyor ve “Çocuk senin değil, bizim. Artık seni de tanımıyoruz!” diyorlar. Anneannem günlerce köşkün önünde yatıp kalkıyor. Köşkte yaşayan aile Jandarmaya haber verip anneannemi evinden önünden attırıyor. Akıl sağlığı bozuktur iddiasıyla da bir süre de hastahaneye yatırıyorlar. Anneannem on beş yaşında sokakta kalıyor ve bir eve çalışmaya giriyor. Bu evin temizlik işini yaptığı bir gün, yeni çalıştığı konağın çok kadınlı bir ailede büyüyen çok çapkın beyi de anneanneme sahip oluyor. Anneannem bu adama (sonradan dedem olacak adama) “Benimle evlenmek zorundasın” diyor. Önceden başına gelen olayları da bu adama anlatıyor ve bu kez adam hem bekar, hem insaflı çıkıyor ve anneannemle evlenmeyi kabul ediyor…

Dedemin hayatında kadınlar, kızlar, alemler hep olmuş. Gözü daima dışarıdaki kadınlardaymış. Anneannem resmi nikahlı eşiydi dedemin ama, dediğim gibi anneannemin kocası yoktu. Çünkü deyim yerindeyse dedem evin yolunu bilmezdi. Dedem anneme gelip, birlikte olduğu, anneannemi aldattığı kadınların fotoğraflarını küçük kızına göstererek “Nasılsın Melek? Bak bu fotoğraftaki ablayı beğendin mi? Annen olsun mu bu abla?” dermiş…

Dedem gerçek adı Zerbap olan anneanneme adını değiştirerek Müjgan adını da vermiş.

Annem bilmediği bir yerlerde yaşayan bir kardeşi olduğunu biliyordu ; ancak

onu hiçbir zaman bulamadı/ bulamadık, hiçbir zaman bir araya gelemedik Teyzemle.”

*Hülya Koçyiğit’in En Çok Beğendiği Türk Filmleri:

-Metin Erksan’ın “Susuz Yaz”ı

-Şerif Gören’in “Yol”u

-Lütfi Akad’ın “Kızıl Irmak Kara Koyun”u

-Lütfi Akad’ın “Gelin”i

-Şerif Gören’in “Derman”ı

-Atıf Yılmaz’ın “Selvi Boylum Al Yazmalım”ı

-Lütfi Akad’ın “Vesikalı Yarim”i

-Ömer Kavur’un “Anayurt Oteli”

-Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı”

-Memduh Ün’ün “Üç Arkadaş”ı

 

Bölüm 3

*Türk Sineması Metin Erksan’ın Paltosundan Çıkmıştır!

Rus yazar Dostoyevski’ye maledilen ünlü söz şöyledir: “Hepimiz(Rus Edebiyatı) yazar Gogol’ün paltosundan çıktık.”

Bence tüm Türk sineması da Metin Erksan’ın paltosundan çıkmıştır.

Türk sineması Metin Erksan’ın “Susuz Yaz” adlı filminin Berlin festivalinde büyük ödül Altın Ayı almasıyla ilk kez yurt dışına açıldı.

Benim sözünü etmek istediğim ise, Hülya Uçansu’nun anı kitabı “Bir Uzun Mesafe Festivalcisinin Anıları”ndaki Metin Erksan’la ilgili çok çarpıcı bir anekdot…

Bu anekdota göre, Profesör Doktor Sami Şekeroğlu’nun kaleme aldığı, Metin Erksan filmlerini yücelten, Metin Erksan’ın yaratıcılığına hayranlıkla, övgüyle dopdolu yazı, sinema yazarı Mehmet Basutçu tarafından adeta yeniden yazılarak,Metin Erksan sineması ve filmleri aleyhinde yepyeni bir metne dönüştürülerek yayınlanmış ve yazının orijinalini yazan Sami Şekeroğlu küplere binmiş.

*Hülya Uçansu’nun En Çok Beğendiği Türk Filmleri:

-Şerif Gören’den “Yol”

-Zeki Ökten’den “Sürü”

-Yılmaz Güney’den “Umut”

-Erden Kıral’dan “Hakkaride Bir Mevsim”

-Ömer Kavur’dan “Anayurt Oteli”

-Nuri Bilge Ceylan’dan “Uzak”

-Zeki Demirkubuz’dan “Masumiyet”

-Lütfi Akad’dan “Kızıl Irmak Kara Koyun”

-Metin Erksan’dan “Sevmek Zamanı”

-Atıf Yılmaz’dan “Selvi Boylum Al Yazmalım”

Haftaya görüşmek üzere.

Hakan Sonok