Devrimin Son Kalesi: “Küba”

Aydın Cıngı/Siyaset  Bilimci/ Yazar

Bugün orta yaşın üst sınırını da aşmış “eski devrimci” kuşağın gözünde özel yeri bulunan birkaç ülkeden biri de Küba’dır. Küba, özellikle 1960’lı yıllarda antiemperyalizmin simgesi konumuna gelmişti. Küba’yı görmeden edemezdim. Ancak ne hikmetse, yürekten bağlı olduğum bu tür ülkelerle ilk temasımda, ille de “dolar bağlantılı” bir düş kırıklığı yaşarım. Vietnam’daki ilk gecemi geçirdiğim otelde kızlar kendilerini dolar karşılığı satışa sunuyorlardı. Küba’da ise, daha havaalanında, yine dolar uğruna hırpaladılar benim gibi bir eski yoldaşı.

Pasaport kontrolünde bizden birer otel rezervasyonu istediler. Yoktu tabii. Bizim adımıza, “hizmet” olsun diye, onlar hemen oracıkta yaptırabileceklerdi. 100-200 dolarlık falan otellerde birer oda ayırtacaklar, ancak ondan sonra buyur edeceklerdi bizi ülkeye. Biz kabul etmedik, tartıştık. Hükümetten kesin talimat varmış; yoksa içeriye almazlarmış. İşi sonradan anladım. 5 yıldızlı otellerin ötesindeki “derin Küba”yı tanıma çabasındaki az paralı tüm turistler gibi, bizim de, 10 dolarlık özel ev-pansiyonlarda kalacağımızı tahmin ediyorlar, hiç değilse cebimizden bir miktar doları resmi kanaldan almak için ille de bir günlük bir rezervasyonu şart koşuyorlardı. Bizim Mennan olay çıkardı. “Ben bu ülkeye girmiyorum. Buradan da bir yere kımıldamıyorum. Bir hafta sonra dönüş uçağına binerken beni buradan alırsınız” diye direndi. Tepesinde toplanıp inadını kırana kadar akla karayı seçtik. Bizim o halimize görevliler bile güldüler. Sonunda, yüksek paralara bir gecelik rezervasyon yaptırıp deterjan kokan “enayi” bir lüks otelde kaldık. 

Küba gerçekten yoksul bir ülke. Daha doğrusu en azından, 2002 yılında, görüntü öyleydi. Eski Havana’yı ve kordon boyunu süsleyen güzelim kolonyal binalar harap durumda. Onları onarmak için gerekli fonlar bir araya getirilemiyor. Başkentte rastlanan en yeni araba Küba Devrimi’nin gerçekleştiği yıl ithal edilmiş. Aynı pansiyonda grubun tümünü barındıracak sayıda yatak olmadığından ben başka bir evde gecesi 10 dolara bir odada kaldım. Pansiyon sahibinin ayyaş oğlu sabahtan rom şişesine dadanıyor, ille bana da içirmeye uğraşıyordu. Onun bir arkadaşı ile sohbet ettim. İki yıl önce devlet hizmetine girmiş bir mühendis olarak 20 dolar aylık maaşla geçiniyormuş. Aslında kendini bedava eğiten, meslek sahibi yapan ve sağlıklı bir birey olarak yetiştirip hala daha temel gereksinimlerini parasız sağlayan devlete borçlu olduğunun bilincinde. Devrimin ve rejimin bu getirilerini yadsımıyor. Ancak güzel yemekler yiyebilme, bir araba sahibi olma, yabancı ülkelere gidebilme gibi düşlerini bu rejimde belki de hiç gerçekleştiremeyeceği düşüncesine kapılınca umutsuzlaşıveriyor. Sosyalist rejimlerin “Aşil topuğu”nun, toplumun temel özgürlükleri uğruna “bireyin düşüne geçit vermemek” olduğu, Küba’da daha bir kolay saptanabiliyor.

Amerika kıtasının keşfinden 19. yüzyılın sonuna değin İspanyollar tarafından yönetilen Küba, ABD-İspanya savaşından İspanyollar’ın yenik çıkmasından sonra, 1902 yılında bağımsız bir cumhuriyete dönüşmüştü. Ama tıpkı Hollywood “western”lerinde olduğu gibi, kurtaran kurtardığını “becerdi”. Küba’nın İspanyol sultasından kurtulmasına “yardımcı” olan iri komşu ABD, burada askeri üsler kurdu ve Küba’yı vesayeti altında tuttu.

Castro ve arkadaşları, aslında ABD kuklası diktatör Batista’ya karşı savaşlarını, yalnızca birer yurtsever kimliği ile başlatıp sürdürmüşlerdi. Sosyalizme, ancak iktidara geçtikten sonra yöneldiler. ABD ambargosu onları Soğuk Savaş yıllarında Sovyetler Birliği’ne “mecbur” bırakınca da sosyalist gidiş pekişti. Gorbaçov, “gevşeme” yıllarında Castro’ya reform önermişti. O günden bu yana reformist çabaların sonuçsuz kalmasının en önemli nedeni yıllardır sürdürülen ABD ambargosudur.

Küba çok sevilesi bir ülke. Haydi benim gibiler “koca ABD’nin ambargosu ve komplolarına karşı direnen onurlu ülke” mitosuyla dopdolu. Ama Küba’ya gidip de havayı zevkle solumayan turist yok. Amerika’nın keşfinden sonra Küba adasına gelen İspanyol sömürgeciler buraya çalıştırmak üzere Afrika’dan siyahi köle getirmişler. Küba halkı işte o İspanyollar’dan ve onların Afrikalılar ile karışımından meydana gelmiş. İnka bölgesi olan Ekvador, Peru, Bolivya’daki bodur ve cılız tipli “yerli” bileşeni burada yok. Bu ırksal karışım ve ona aşılanmış “hispanik” kültür, ortaya, çok sağlıklı ve hoş bir antropolojik tip ve benzeri pek bulunmayan bir “Anglosakson” aşılı “negro-latin” kültürel ortam çıkarmış. Boylu poslu, hoş görünümlü ve cinselliğini rahatlıkla sergileyen insanlar ılık akşamlarda, ritmik bir müzik eşliğinde adeta “salınarak” yaşıyorlar.

ABD’li zenginler ve bir kesim aydın, işte bu nedenle yüzyıl başından 1959 devrimine değin, yaşamı Miami’de değil de Havana’da tatmayı yeğlemişler. Ben bunu, bir kolonyal otelin barında, piyanodan dökülen kıvrak müziği dinleyip karşımdaki koyu tenli güzelin gözlerine bakarken daha iyi kavrayıp içselleştirdim. Hemingway’in favori kokteyli “mojito”yu yudumluyorduk.

Aslında Amerikalılar, itibar görüp istedikleri her lezzeti elde edebildikleri bu Karayip ülkesinden 1959’da birdenbire kapı dışarı edilmeyi galiba o gün bugündür kabullenememişler. Yıllar boyu saçını süpürge etmiş bir sevgilinin aniden yüz çevirmesi onları şoke etmiş. Bu travmadan, artık “yar” olmayacak eski sevgiliye zarar verme, onu başkasına da yar etmeme güdüsü kaynaklanmış. Gerçekten de ABD ambargosunun nedeni, karşıtı olunan bir ideolojinin çok yakın bir yerde odak bulmasından ibaret değil. Zaten ABD, Komünizm’in artık “bitmiş” olduğunun ve ayrıca Küba’nın minik boyutlarının pekala bilincinde. Ambargonun sosyal-psikolojik kaynaklı “irrasyonel” bir boyutu olduğu, bir başka deyişle, ABD’nin yıllardır “üzüm yemekten öte bağcı dövmeyi” sürdürdüğü besbelli.   

Küba’da saptanan bir başka gerçek de, “en iyi devrimcinin erken ölen devrimci” olduğu yolundaki gerçek. 1959’un romantik ve idealist devrimcileri, bir süre sonra devrimlerinin getirilerini karşıtlarına karşı koruma çabasına girmişler. Sonuçta da, tüm “eski devrimciler” gibi muhafazakar konumlara gerilemişler. Fidel’in ve çevresindekilerin dramı biraz da bu. Eskiden halkının sevgilisi olan Fidel artık sevilmiyor. Buna karşılık, Fidel’in, devrimden 6 ay sonra bir uçak kazasında ölen silah arkadaşı Cienfuegos saygıyla anılıyor. Hele devrimin ilk yıllarında bakanlık yapıp daha sonra ikbali bırakarak Bolivya’ya çarpışmaya giden ve orada ölen Che, gerçek bir “idol” konumunda.

Tüm yoksul toplumlar gibi Küba halkı da paranın gücüne teslim olmuş durumda. Dolar ve bir takım küresel tüketim sembolleri, tıpkı Vietnam/Laos vb türünden bir zamanlar kendilerine direnmiş ülkeler gibi, Küba’dan da rövanşlarını alıyor. Kolombiya yapımı pembe diziler; bu tür sembolleri, “Amerikan” yaşam biçimini ve neoliberal değer yargılarını televizyon aracılığıyla Küba’ya taşıyor. Barlarda Coca içerek kendilerini Batılı turiste “dolar” karşılığı sunmak için bekleşen gencecik kızların ayaklarındaki “marka” ayakkabılar bunu göstergesi.   

Ben Küba’da doğrusu pek zevkli yaşadım. Özel yemekler yapan ev-lokantalar var. Arada oralarda, 10-15 dolar gibi, yerel koşullar için “astronomik” denecek paralar ödeyerek çok nefis soslu biftekler yedim. İnsanlarla dostluklar kurdum. Bir rehber kızla ahbaplığı öylesine ilerletmiş olmalıyım ki, ben İstanbul’a döndükten sonra renkli kağıda yazılmış çok sayıda kokulu mektup aldım. Bu dünya güzeli melez, kuşkusuz ki salt benim şahsıma yoğun duygular besliyor değildi. Besbelli ki genç kadın, içinde bulunduğu koşullardan kurtulmak için, bulduğu ilk güler yüzlü “Batılı”dan medet umuyordu.

Tüm olumsuzluklara karşın Kübalılar’ın geleceğe ilişkin umut beslemeleri için çok önemli nedenler de var. Bir kez sosyalist rejimin insana yatırım yapma ilkesi, bu ülkeye, geliriyle ölçüye vurulamayacak kadar sağlıklı vatandaşlara ve de iyi yetişmiş, beceri ve meslek sahibi kadrolara sahip olma olanağı sağlamış. Öte yandan, beşeri yapısı gereği, sosyalizmi “suratını asmadan” uygulama eğilimindeki Kübalı, rejimin totaliter yönlerini bir hayli törpülemiş. Ağır bürokratik yapının “yaşama sevincini” yok etmesine olanak tanımamış. Küba, Batı’nın öfkesini üzerine çeken Fidel’den sonra çok daha iyi yaşamaya aday. Umarım Fidel’in başını çektiği devrimin getirilerini de unutmazlar.