Burma’da Dört Ayaklı Dost Bol 2

Aydın Cıngı/Siyaset Bilimci/Yazar

Bir Türk’ün Myanmar televizyonunda boy göstermesi kuşkusuz ki dünyamızın küreselleşme göstergelerinden biri gibi düşünülebilir. Ancak küreselleşme olgusunun en çarpıcı örneğini bir iki gün sonra yaşadım. Ülkenin kuzeyindeki İnle Gölü, 22 km uzunluğunda ve 11 km genişliğinde son derece pitoresk bir göl. Burada, göl kenarında ve minik adacıklarda bulunan tapınak ve manastırları gezdik. Kayıkla gittiğimiz yerlerden birisi de rahiplerin kedilere cambazlık yaptırttıkları meşhur ahşap manastırdı. Önceki günler çok koşuşturmuştuk. Buralarda kah düşük tempoda gezip kah balıkçıları izleyerek iki sakin gün geçirdik. Sonra yine yola koyulduk. Myanmar’daki son durağımız olan Mandalay’a yöneliyorduk. Gün boyu ilerleyip yol üzerindeki Kalaw adlı kasabada konaklamaya karar verdik. Güneş batmadan pazar yerinde; hiç bilmediğimiz sebze, baharat ve daha önce görmediğimiz bir dolu eşya arasında dolaştık. Yerlere yayılmış yüzlerce köylü, bizleri, uzaylı yaratıklarmışız gibi merakla süzüyordu. Otele geldiğimizde günün yorgunluğu ve akşamın hüznü üzerime çökmüştü. Yatağıma uzandım.

 

Uzak yerlerde, insanın içine bazen anlatılması zor bir eziklik, bir gariplik çöker. Bu, sıradan bir nostaljinin veya bir tür sıla özleminin ötesinde bir duygudur. Dünyanın bir ucunda, tüm sevdiklerinizden uzaktasınızdır. O anda çevrenizde sizi evinize, yurdunuza, yaşantınıza bağlayan hiçbir somut referans yoktur. Sanki hiç geçmişiniz olmamıştır; zihninizde o anda beliriveren anılar sanki hiç yaşanmamıştır. Artık bir daha oralara hiç dönemeyecekmişsiniz gibi bir duygu kaplar içinizi. Boşlukta hissedersiniz kendinizi. Aynen bu durumdaydım. Gezginlerin iyi bildiği bu ruh halini üzerimden atmak için televizyonu açtım. 

Televizyon, o günlerde Avrupa’da hüküm süren kış koşullarından görüntüler sunuyordu. Rastlantıya bakın ki, örnek olarak ekranda Ankara’nın buzlanmış Cinnah Caddesi’nde kayarak zincirleme çarpışan arabalar görülüyordu. İşte o sırada çarpılıp hasar gören taksilerden birinin kabadayı şoförünün ağzından çıkan sunturlu küfür Kalaw’daki odamda yankılandı. Şoför kardeşimiz, arabasının yamulmasına yol açan karakış koşullarına çok gıcık olmuştu. “Dişi” olduğunu varsaydığı “karlı hava”nın cinsel organına kendince hayırlı bir eylem düzenleme niyetini bağıra çağıra ilan ediyordu. Günümüz gençlerinin deyimiyle “koptum”. O gün bugündür “küreselleşme” denince bu örneği veriyorum. Öyle ya; çağımızda azimli bir sosyolog, bir Türk şoförünün meteorolojik koşullara gösterebileceği sesli tepkileri, Burma’nın kuzeyinde kimsenin bilmediği bir kasabada, yattığı yerden, üstelik de somut veriler ışığında inceleyebilirdi.

Hüzün, depresyon ne varsa uçtu gitti. Kendimi birden sanki evimdeymişim gibi hissettim. Olayı arkadaşlarıma anlattım. İyice keyiflendik. Sakladığımız son rakı şişesini açtık. Soframıza davet ettiğimiz şoföre de rakı ikram ettik. Aldı, kadehi koklayıp ağzına götürdü. O arada mutfağa gitti geldi ve kadehi hepimizinkinden önce boşaldı. Şoförümüzün önce sıkı bir içici olduğunu düşündük. Ancak doldurduğumuz ikinci kadehi de eline alıp gittiği mutfaktan bir süre sonra boş getirdi. Anladık ki şoför, bize ayıp olmasın diye ikramımızı kabul edip sonra mutfaktaki eviyeye döküyor. Son şişeden boş yere harcadığımız o iki kadehe, hele şişenin dibini gördükten sonra, çok yandım. “Şoföre de ikram etme” fikrini ortaya atmış olan işgüzar arkadaşımı da kalayladım.  

Mandalay, Burma’nın ikinci kenti ve Britanya sömürgesi olmadan önceki başkenti. Şu anda da ülkenin kültürel ve dinsel başkenti durumunda. Her tarafı manastır ve tapınak. Ülkedeki tüm Budist rahiplerin yarıdan fazlası Mandalay ve civarında bulunuyor. Bu kenti ve çevresindeki görülmeye değer yerleri üç gün boyu gezdik. Sevgili Buda’nın gülerken, yatarken, bağdaş kurmuş düşünürken ve benzeri pozisyonlarda ve de değişik büyüklükteki tasvir ve heykellerine bayağı doyduk. Dünya güzeli bir Burmalı kızın servis yaptığı bir lokanta keşfettik. Otelimize pek de yakın olmamasına karşın fıstığın güler yüzü hatırına her akşam orada yedik.  

Ben, Burma’dan ayrılacağımız sabah, pervaneli bir uçağa bineceğim için çok heyecanlıydım. Şoförümüz bizi havaalanına getirirken yollarda köpeklerden başka kimse yoktu. O, cipiyle Yangon’a bizsiz dönecekti. Biz, vakit kazanmak için, pırpır uçakla Mandalay’dan -Yangon aktarmalı olarak- Tayland’ın kuzeyine, Chiang Mai kentine uçacaktık. Havaalanında benim dört ayaklı arkadaşlar ikişer üçer başıboş dolaşıyorlardı. Hindistan’daki bazı garlarda ineklerin -karayolcu deyimiyle- “duraklama” yaptıklarını görmüştüm. Ancak köpeklerin başıboş dolaştığını gördüğüm ilk ve son havaalanı Mandalay’ınki oldu.

Havaalanına vardığımızda hemen eşyaları verip iç salona geçelim istedik. Bagajlar, bizde odunun yığılarak tartıldığı türden bir kantarda tartılacaktı.  Ne var ki bu işi yapacak kişi henüz gelmemişti. Muhatabımız olan görevli başka işten sorumlu olup tartı işlemi konusunda uzman ve yetkili değildi. Yetkili görevlinin o saate kadar niye gelmediğini sorduğumuzda ise karşımızdaki yetkisiz görevli “trafik yüzündendir” dedi. Böyle bir argüman karşısında, havaalanına gelirken yolların, köpek sakinleri haricinde, bomboş olduğunu görmüş biri olarak, içimden “pes doğrusu!” diye geçirdim.