Bolivya’da, Che’nin İzinde

Aydın Cıngı/ Siyaset Bilimci/Yazar

Ben çocukken televizyon falan yoktu. Dışımızdaki dünya ile ilişkimizi gazete ve radyo aracılığıyla kurardık. Hatta bir aralar radyo fanatikleri bile türemişti. Bir eliyle bisiklet kullanırken diğer eliyle kulağına pilli radyo tutup dinleyenleri bile gördük. Aslında bugün sokakta, dolmuşta kulağında bir kulaklıkla müzik dinleyip kendini çevreden soyutlayanlar da farklı bir şey yapıyor değiller ya! Ne ise, benim ortaokul lise yıllarında en çok severek dinlediğim radyo programı ”İpana bilgi yarışması” idi. Bu yarışmadaki sorulardan birisinin yanıtı, hiç unutmam, “dünyanın en yüksek gölünün Güney Amerika’daki Titicaca Gölü olduğu” idi. O zamanlar dünya bugünkü kadar küçülmemişti. Dolayısıyla, gün gelip bu gölü çıplak gözle göreceğimi hiç düşünmemiştim. İşte birkaç yıl önce Titicaca’da izlediğim günbatımı, bilgi yarışmalı çocukluğumu çağrıştırdı.

Peru ile Bolivya’nın sınırı, Titicaca Gölü’nün ortasından geçiyor. Peru’daki son gecemizi Titicaca kıyısındaki Puno’da, Bolivya’daki ilk gecemizi de sınırı aştıktan sonra yine göl kenarındaki Copacabana kasabasında geçirdik. Ondan sonraki durağımız Bolivya’nın başkenti La Paz’dı.

Beni Bolivya’ya çeken esas neden, gençlik yıllarımda fotoğrafı başucumdan eksik olmamış olan Che Guevara’nın bu ülkede savaşırken ölmüş olması idi. 1960’ların ikinci yarısında, İsviçre’de öğrenciyken çılgın bir idealist, militan bir solcuydum. Bizim devrimci öğrenci derneğinin içinde de epey “kariyer” yapmıştım. Derneğin, Che ile omuz omuza savaşmak üzere tek gidiş bilet parasını karşılayıp Bolivya’ya göndermeyi üstlendiği üç öğrenci arasında ben de vardım. Bugüne değin hala, askerlikte elime verilen bir M5 tüfek dışında hiç silah tutmuş değilim. Eğer gitsem ne yapardım bilemem. Ancak oğullarının okulu bırakıp emperyalizme karşı Latin Amerika’da gerilla savaşına katıldığını duyan anam-babam herhalde anında terk-i dünya eylerlerdi. Esasen, bizim gibi, devrimi o zamana değin kafe dışında yapmamış tıfılları orada da ayak bağı gibi görürlerdi. Kısaca, ya iki günde harcanır gider ya da yakalanır geri postalanırdık. Zaten o arada Che öldürüldü, biz de oturduk oturduğumuz yerde.

Che, Küba’da kendisine sunulan ikbali elinin tersiyle itip Güney Amerika’da gerilla hareketini yeniden başlattıktan sonra bayraklaşmıştı. O aralar Che’nin öldürüldüğüne ilişkin haberler çok sık gelirdi; ama sonradan, bunların doğru olmadığı anlaşılırdı. Ben, kendimi Che’nin yakalanmayacağına öylesine inandırmıştım ki, gerçekten öldürüldüğünde dahi inanmadım. Acı gerçeği, ancak Fidel Castro tarafından resmen doğrulandıktan sonra kabullenmek zorunda kaldım. Yıllar sonra, bu kez Bolivya’ya giderken de, kafamda, Che’nin son saatlerini geçirdiği köy okulundaki odayı ve naaşının atılıverdiği çukuru görmek, ona oralarda yeniden saygı sunmak vardı.

La Pazyüksek platolarla çevrili bir çukurda kurulmuş. Otobüsle kente giriş tam anlamıyla büyüleyici. Kederli yollardan geçip birdenbire 300-400 metre aşağıda kenti görüyorsunuz. Kıvrıla kıvrıla alçalıyor ve sonunda otogar niyetine kullanılan tozlu ve eski püskü otobüslerle dolu bir alana bırakılıyorsunuz. Kentin içi, yukarıdan bakıldığında uğranılan şaşkınlık ölçüsünce etkileyici olmamakla birlikte yine de çok ilginç ve çekici. Burada iki gün geçirdik.

Adliyenin önünde portatif masa üzerinde eski tip daktilo makineleriyle dilekçe yazan “arzuhalcileri” izledim. Parkta kuşlara yem verirken bizden yana merakla bakarak kırıtan kızla lafladım. Tarımcıların taleplerini ve öfkelerini dile getirmek üzere düzenlenmiş bir protesto eylemi çerçevesinde, La Paz’ı boydan boya kateden ana bulvarda “yerli” giysileriyle geçit yapan köylülerin arasına karışıp yürüdüm. Salaş lokantalarda, İspanyolca elle yazılmış buruşuk listeden adı bilinmedik yerel mutfak ürünlerini “seçip” ıkına sıkına yemeye çalıştım. Kenti çevreleyen platoların ötesindeki And zincirinin karlı tepelerine bakarak konyak içtim.

Aydın Cıngı Bolivya’da Che’nin izini sürmeye pazar günü Viral Mecmua’da devam edecek..