Aydın Cıngı/Siyaset Bilimci,yazar

Avrupa’dan kalkıp Atlantik Okyanus’unu aştık; Küba’ya vardık. Havana Havaalanı’nda inecek olan Küba yolcuları indiler. Ama biz, Quito yolcuları, bir türlü kalkamadık. Bir saat kadar uçakta bekletildikten sonra, “ufak bir revizyon” gerekçesiyle biz de dışarı çıkartıldık. Ben, havaalanında “yar bana bir eğlence, medet” makamında gezinirken birden bizim uçağın tepesinde ellerinde tornavidalarla tamirci kılıklı adamlar gördüm. Arkadaşlarımı da çağırdım. Durumu hep birlikte dehşetle seyretmeye koyulduk. Bu muslukçu tipli adamlara kaldıysak işimiz kötüydü. Ne var ki bir saat sonra çağırdılar, ses çıkaramadan bindik aynı uçağa. O anda dikkat ettim; yukarıdaki hava deliklerinden “tısss” sesleri geliyor, tavandan sular damlıyordu.

Zangırdayarak kalktık, ama yol boyu tedirginliğim geçmedi. Kendimi bir Kadıköy-Pendik minibüsünde gibi hissettim. Quito’da tam bir koridora indik. Havaalanı daracıktı ve şehrin ortasındaydı. Pek bu tarakta bezim olmasa da, durumun, inip kalkan pilotlar için epey zorluk içerdiğini fark edebiliyordum. Nitekim o günden tam altı hafta sonra aynı tarifeli uçak Quito Havaalanı’na inemeyip düştü; 60 kişi öldü.

Güney Amerika metropollerinde hakim bir tepeye genellikle kollarını iki yana kaldırarak “haç” şekli alan dev bir İsa heykeli kondurulur. Quito’da da bu tür bir heykel vardı. Biz de o heykelin ayağına gidip kenti yukarıdan keşfettik. Bizi oraya götüren taksiciden ilk Latin Amerika kazığımızı yedik. Aslında keşke ona bir şilt verseydik diye düşündüm sonradan. Latin Amerika seferimiz boyunca defalarca yinelenecek bir “ritüel”in öncüsüydü o.

Quito’da iki gün kaldık. Dünyanın tam ortasına, Ekvator’un tam geçtiği noktaya yapılmış anıtı ve çok aydınlatıcı coğrafi bilgilerle donanmamızı sağlayan müzeyi gezdik. Bir minivan kiralayıp Peru sınırına kadar gezerek gidecektik. Grubumuz yedi kişiden oluşuyordu. İlk kez yanımıza üç kadın arkadaş almıştık. Bu zor yolculuğu sonuna dek onlarla birlikte sürdürmeyi umuyorduk.

Tüm Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi, İnkalar’ın izini sürdüğümüz Ekvador, Peru ve Bolivya’da da yürütme erkini halkoyuyla seçilmiş bir başkan kullanır. Başkanlık sisteminin Latin Amerika ülkelerinde bu ölçüde kabul görmüş olmasının nedenleri arasında, hiç kuşkusuz ki, Latin Amerika insanının toplumsal sorumluluklarını bir “başkan baba”ya devretme kolaycılığı var. Üstelik halk, bizde olduğu gibi, siyaseti sürekli biçimde kişilere endeksleme eğiliminde. Ancak bu sistemin buralarda benimsenmesindeki en büyük pay, bence, siyasal sistemlerin oluşturulma sürecinde, başkanlık sisteminin olumlu bir örneğini sunan büyük kuzey komşusu ABD’den esinlenilmiş olmasında. Ne var ki, istikrar unsuru olması öngörülen “başkanlık sistemi”, bu ülkelerde, özellikle de Ekvador’da, istikrar bozucu işlev görüp duruyor. Kuzey’de amacına uygun işleyen sistemin Güney’de aynı başarıyla yürütülememesi, sistemden çok o sistemi uygulayan toplumun karakter yapısından, farklı bir algılama ve tepki verme düzeyine sahip olmasından kaynaklanıyor.

Bazı ayrıntıları nakletmeden önce gerekli açıklamaları vereyim. Bizim oraya 1998 yazında gittiğimiz gün, tesadüfen, iki turlu başkanlık seçimlerinin ikinci turu yapılıyordu. 1996’da başkanlığa seçilen Abdala Bucaram, seçildikten 6 ay sonra “zihinsel yetersizlik” gerekçesiyle azledilmişti. Anımsayanlar bulunacaktır. O dönemlerde Ekvador’un “rock”çı Başkanı Bucaram, bizim magazin medyamızda da bir hayli yer bulmuştu. Bu süreçte Ekvador halkı zor günler yaşamıştı. Gerçekten de, başkan, kendisiyle görüşmeye gelen yabancı devlet adamlarını ve büyükelçileri kapısında bekletip o sırada meydanlarda ve televizyonda “rock” konserleri veriyordu. İşin çivisi çıkıp resmi yükümlülükler tümüyle aksayınca, başkan görevden alındı. Halk arasında “El Loco” (deli) diye anılan Bucaram’ın mevkiinde ise tam üç adayın hak iddia etmesi ülkeyi derin bir bunalım ortamına sokmuştu. Yine de sistem, yeni başkanlık seçimleri düzenleninceye dek durumun iyi kötü idare edilmesine elvermişti.

Ekvador başkentine vardığımız gün ikinci turu yapılan başkanlık seçiminde, başkent Quito’nun Belediye Başkanı Mahuaud ile eski “deli” başkanın da desteklediği olağanüstü zengin bir müteahhit karşı karşıyaydı. Halkın bu kez “El Gordito” (şişkocuk) adı taktığı müteahhit Noboa popülist söyleme duyarlı kesimlerden oy topluyordu. Hatta söylendiğine göre, toplayamadığı oyları “satın almaya” çalışıyordu. Seçilmesinin ülke için pek “hayırlı” olmayacağı besbelli olan bu adayın başkanlığa gelme olasılığı aynı gün bizzat görüştüğüm birçok aklı başında Ekvadorlu’yu tedirgin ediyordu. Neyse ki, sandıktan, o gün için “makul” olduğunu düşündüğümüz aday çıktı. Ancak, biz oralardan ayrıldıktan çok sonra da olsa, Ekvadorlu dostlar, Mahuaud’un kişiliğinde, eski belediye başkanlarının iyi “devlet veya hükümet başkanı” olamayabildiklerini anladılar. O zamanlar, biz de daha sonra benzer acı deneyimleri yaşayacağımızı bilmiyorduk. Nitekim Mahuaud kısa sürede ulusal parayı dolara çevirdi; ekonomik krizin altında kaldı ve düştü.

Quito hoş bir kent. İki-üç gün kalıp güneye Peru’ya doğru yol alacaktık. Bu amaçla ikinci gün bir minivan şoförüyle anlaştık. Bizi Quito’dan alıp Peru sınırına kadar üç gün süreyle geze geze götürecekti. Yola çıkacağımız günden önce akşamüstü vazgeçtiğini söyledi. Boyuma posuma bakmadan adamın üstüne yürümemi dostlarım engelledi. O gece Quito kazan biz kepçe dolaşıp yeni birini bulduk. Ekvadorlular ile genelde dosttuk; ama bir bu dönek şoför bir de esnaf ile sorunumuz oldu. Hele bir seyyar lokantacı vardı ki, anlatmaya değer.

Quito’da geçirdiğimiz ikinci akşamda yorgun argın otele dönerken köşede bir sosisçi gördük. Adam sokağa tezgah kurmuş, değişik boyutlu sosisler kızartıyordu. Mis gibi kokan sosisleri servis ederken buladığı soslar da Avrupa’da hiç bilinmedik müthiş lezzeti soslardı. Bir yedik, bir daha yedik; bayıldık. Parayı öderken, bizden, yerli müşterilerden talep ettiğinden fazla para aldığını fark ettim. İtiraz ettim, direndi, bağırıştık falan. Sonuçta bizi kazıkladı. Ertesi akşam yine otele dönerken aynı köşeden geçtik. Adamın sosisleri ve sosları çıldırtıcıydı. Arkadaşlara, “bu kez baştan söyleriz, bizi kazıklayamaz” dedim ve sosislere daldık. Adamla da “fiyat bu, bu kadar yiyip bu kadar vereceğiz” diye net biçimde anlaştık. Afiyetle yedikten sonra aşağılık adam yine farklı bir miktar istedi. “Ulan sen bunu böyle demedin miydi?” diye öyle bir bağırmışım ki, yoldan geçenler bile durdular ve herif sindi.

Quito’dan güneye 6.300 metrelik Chimborazo adlı volkanik dağın yanından geçerek yol aldık. Bir gece Cuenca adlı çok sevimli bir kentte geceledik. O sıralarda ben İstanbul’da yeni bir ilişkiye başlamıştım. Minibüste “Benim yıldızlarım kuzey yarımkürede kaldı; Geceler çok karanlık burada…” kıvamında aşk şiirleri yazıyordum. Arkadaşlarım için bayağı eğlenceli olmuş olmalıyım. Bu arada, grubumuzdaki üç kadından ikisi geri kalan beşimizle ruhsal uyuşma halinde değildi. Ben ve çok yakın grubum “kalender” takılırız. Olabilecek en kısa zamanda en çok şey görüp gezme çabasına gireriz. Bu iki arkadaşımız daha rahat ve dinlene dinlene gezme yanlısı idiler. Ayrıca biz önceden plan yapar, hiçbir şeyi rastlantıya bırakmayız. Onlar, “bakarız”cı idiler. Bunu, yola çıkmadan önce fark etmemiştik. Malum, bazı özellikler ancak yol halindeyken belirginleşiyor.

Ekvador-Peru sınırında minivanı terk ettik. Peru’ya girdikten sonra sınırda gece otobüsüne bilet alırken işler iyice sarpa sardı. İki kızımız gece koltuğa uzanıp uyumak için ikişer kişilik koltuk parası ödemek istediler. Ben “yapmayın, hem ayıp olur hem de gerçekçi değil” diye itiraz edince bana kızdılar. Oysa otobüs sonradan, benim öngördüğüm üzere, doldu. İnsanlar ayakta dikilip sarsılarak giderken iki kadının “biz ikişer bilet aldık, fazla para verdik” diye uzanıp horlamaları yakışıksızdı. Zaten onlar da, ayaktaki yolcular bir ucundan onların koltuklarına yaslanıp iliştiklerinde seslerini çıkaramadılar. Peru’ya vardığımız yerde birbirimizden ayrıldık. Kızlardan biri bizimle kaldı; İnkalar’ın keşfine beşimiz devam ettik.