İlk albümü ile kalbimize dokunan Yetenekli Bay Matiz ikinci albümü “Yaşım Çocuk” ile elimizden tutmaya devam ediyor. Mabel Matiz ile buluştuk, yeni albümünden, çocukluğundan, hayallerinden ve isyanlarından bahsettik. 

Röportaj: Ceren Candemir

İlk albüm daha çok “imece” usulü yapılmış bir albüm gibiydi, bu albüm ise büyük bir prodüksiyon. Bu durum senin müziğini nasıl etkiledi?

MM: Bu süreçlerin farklılığı müziğime olumlu yansıdı. İlk albümde senin de dediğin gibi imece usulüyle, yakın eş ve dostun yardımıyla kaydedildi ve yaklaşık bir buçuk yıla yayıldı. O bir buçuk yılın tamamı kayıtta geçen bir süreç  de değildi,  çok belirsizdi. Ben diş hekmiliğine devam ediyordum akşam üstleri stüdyoya geliyordum, gece kayıt yapıyorduk. Ertesi gün yine işe gidiyodum. Aynı zamanda stüdyoda başka albümler kaydediliyordu. Bir iki gece üst üste kayıt yapıp sonra bir iki ay hiç stüdyoya uğramadığımız oluyordu.

Umutsuzluğa kapıldığın oluyor muydu?

MM:Tabii ki. Çok fazla. Özellikle ilk dokuz ay falan. Neticede bir şekilde miksleri de yapıldı, klibi de çekildi. Albümün prodüksiyonu, bütün aşamaları bittikten sonra, fotoğrafları, videosu hazırken biz bir plak şirketiyle görüştük. Tamamen bitmiş bir albümü onlara yayınlattık. İlk albüm süreci böyleydi. Daha sonra senin de yakından takip ettiğin gibi konserler yaptık, bir şekilde hikaye büyüdü ve ikinci albüme niyetlendiğimiz zamanlarda büyük bir plak şirketi (DMC) bize destek verdi. Onun çok olumlu etkisi oldu yapım sürecine. Hem süreci çok kısalttı. Kısa, yoğun, planlı, programlı bir süreçti. Ekip içindeki kooperasyonumuz da çok güçlüydü. İkinci albüm süreci çok daha keyifli ve hafifiti, bir nevi terapi gibiydi. Sıfırdan bir şeyi, elimizde belirli bir  bütçe ve güçle kendi istedğimiz gibi kaydettik. Hem de çok şahane bir stüdyoda, Erekli-Tunç stüdyosunda Rıza Erekli gibi  şahane bir müzisyenin kısmen önderliğinde yaptık. İki sürecin birbirinden farklarını bu şekilde ayırabilirim.

İkinci albüm sürecinde, sahneye çıktığın günden beri aynı ekiple çalıyor olmanın etkisi nasıl oldu? Aranızda yarattığınız sinerji, birbirinizi kollama-destekleme halinin albüme olumlu bir etkisi oldu mu?

MM: Kesinlikle çok etkili oldu. İkinci albüm sürecinin en güzel yanlarından biri de buydu. Yaklaşık iki yıldır aynı sahneyi paylaşıyoruz ve artık ekip içinde birbirimizi çok yakından tanıyoruz, birbirimizin enerjisine aşinayız, birbirimize bayılıyoruz! Bir ilişkiyi ne ayakta tutuyor, güzelleştiriyor ve güçlendiriyorsa biz de yine benzer yerlerden birbirimize daha yakınlaştık ve sahnede daha bütünleşik ve tatlı bir hal aldık iki yıl boyunca. Cihan Mürtezaoğlu ve Can Güngör iki yıldır aynı sahneyi paylastığım ve müziğime aşina, iki çok özel müzisyen. Şarkıları çok doğru hissettiler, anladılar, uzun uzun işlediler. Her biri birer mucize benim için. Albümün bütün düzenlemelerinde ve enstrüman performanslarının büyük bölümünde onların imzası var. Unutamayacağım bir iş ortaya çıkardılar.

İlk konserlerinde sahnede pantolon askıları giyen, taburede oturup, önüne bakarak gitar çalan mahçup bir çocuk vardı. Sonra birden bire ayağa kalktın, seyirciyle ve arkandaki ekiple iletişimin arttı, sahneyi kullanmaya başladın. Seni ne ayağa kaldırdı?

MM: Aslında  o oturup kimseyle göz kontağı kurmadan daha kapalı bir şekilde şarkı çalan halim  aslında benim gündelik halimdi bir ölçüde. Süreci baştan sona göz önüne getirdiğimde benim için çok anlaşılır bir şey. Gerçekten utangaç ve çekingendim. İlk kez Göksel’in konserinde sahneye çıktım. Sonra albüm çıktı, klip çektik, konserler başladı. Kendi şarkılarımı ilk defa  insanların karşısında çekinerek, utanarak söyledim. Çünkü o paylaşımı çok mahrem buluyordum, hala da öyle buluyorum ama daha kapalıydım galiba ilk konserlede.  Konserler devam ettikçe ben kendi içimde şunu farkettim; oturan ve kapalı hal bu müziğin bir parçası olabilir ama tamamı değil. Engin (Akıncı) bir yandan başımın etini yiyordu; “Ayağa kalk, kendi müziğini daha farklı sunabilirsin. Bu müziğinin yolunu açacak” diyordu.  Onun cesaretlendirmesi ve ittirmesiyle ayağa kalktım. Zaman içinde daha doğal bir hal aldı. İnsan konser vere vere, şarkı söyleye söyleye sahnedeki kendine ulaşabiliyor.

Albümde sana ait olmayan iki şarkı var, biri Yıldız Tilbe diğeri de Mete Özgencil. Çocukluk kahramanlarınla birlikte bir şeyler yapmak nasıl bir his?

MM: Çok güzel bir soru benim için.  Çok mutluluk verici bir şeydi. Doğup büyüdüğüm kasaba İstanbul’dan ve bu tür mevzulardan uzak bir yerdi. Tarlalar, bahçeler içinde büyüdüm.  Bir kaset çıktığında bir-iki hafta sonra gelirdi bizim oraya. Lise sona kadar hiç bir konsere gitmediğimi hatırlıyorum. Hep bir şekilde o kasetlerden, kartonetlerden o isimleri tanıyor ve deli gibi takip ediyodum. Her birine inanılmaz bir hayranlık besliyordum. Daha sonra kendim şarkı yazmaya başladığımda da onları çok dinleyen onlardan çok beslenen biri olarak onlardan çok feyiz aldım. Kendi şarkılarımı bulmama çok etkili olmuşlardır. Sürecin ilerleyen zamanlarında o isimlerle biraraya gelmek, onların şarkılarını söylemek, onlarla şarkı yazmak, onlardan tebrik telefonları almak, yaptığım müziği beğenmeleri benim için paha biçilmez bir şey. Bence zaten mucize bu gibi yerlerde. “Onlarla tanıştım ve tamam” hissine kapılmadım. Tam tersi onlarla bir araya geldim ve daha başka ne yapabilirim düşüncesi oluştu.

 

p>

Albümün adı “yaşım çocuk” olunca sormak gerek. Çocuklukla koparmadığın bir bağın var. Albümü dinlerken şunu hissettim büyümekle birlikte “yitirilmiş saflığa selam gönderen” bir albüm bence.

MM: Çok güzel bir tanımlama bu teşekkür ederim.

Çocukluk senin için nasıl bir dönemdi? Nasıl tanımlıyorsun? Bir de anladığım kadarıyla zaman kavramıyla bir “derdin” var…

MM: Bütün zamanları bir arada yaşamayı seviyorum sanırım. Zamansızlık takıntım var. Yaptığım işte de o takıntı var. Dünya zamanına karışıp kaybolmadığımız bir dönem çocukluk.  O yüzden çok değerli. Hala çocukluğuma dair yeni hatırladığım bir sürü şey var ve devam edecek gibi… gizli bir hazine gibi! İnsanın  bir parçası sonuçta o dönem. Benim ben olmamda birinci dereceden etkili şeylerle dolu.

Mutlu bir çocukluk geçirdin mi?

MM: Mutlu bir çocukluktu. Çocukluğum rüyalarıma girer. İlkokul bahçesi, oturduğumuz mahalle falan… Kopamadığım bir dönem. Bir şekilde yazdıklarıma yansıyor.

Çoçukluk bir bakıma hayatta çok torpilli olduğun bir dönem ama aynı zamanda akran zulmüne maruz kaldığın feci zalim bir dönem.

MM: Kesinlikle. Ben de çok çekmişimdir. Benim çocukluğum bir taraftan çok eğlenceli ve mutlu geçti.  Babam tır şöförüydü, uzun yollara giderdi. Babamı beklerdik. Daha çok annemle birlikte zaman geçirdik. Annem çocukluğumuzda ve hala çok baskın ve etkindir. Akran zulmünden bahsettin. Çocukken daha fazla kekeliyordum. Bu da başıma dert oluyordu. Lisede kısmen azaldı, bir şekilde onu toparladım ve bambaşka bir yerden devam ettim. Hem şımarık ve yırtıcıydım hem de o kekeme taraf yüzünden de her an bir saldıraya maruz kalabiliyordum ve o beni çok incitiyordu. Bir anda bambaşka bir insan olabiliyordum. Çok içine kapanık, sessiz ve çekingen tarafım bence o durumla alakalı. Şunu da hatırlıyorum ilkokuldayken bütün bu kekeme mevzuuna rağmen sürekli şarkı söylüyordum. Derslerde sürekli bana şarkı söyletiyorlardı.

Şarkıları yazdığın semtleri  kartonete yazıyorsun hep. Mekanların şarıklarına nasıl bir etkisi var?

MM: Albümler otobiyografik çalışmalar. İki albümüm de öyle, son 5-6 yıllık sürecimin özetleri diyebilirim. Çok fazla evde ve farklı ortamda bulundum. Ne kadar çok farklılıkla yüzyüze gelirsen o senin zihnini açıyor, zor olsa da. Bir şekilde zorluklar da başka pencereler açıyor kafamızda. Benim içinde öyle oldu. Zaman-mekan kavramlarına çok takıntılıyım. Şiir kitaplarında çok yapılır bu, albümlerde pek rastlamadım şarkıyı yazdığı yeri yazana Fikret Kızılok hariç. O şarkılar, o semtleri ve  sokaklarını hatırlatsın istiyorum. İyi geleceğini düşünerek o zamanlarını ve semtlerini yazıyorum. Tarih atma alışkanlığım çok eskiden geliyor. Annem sıkı bir fotoğrafçıdır. Bizim doğumumuzdan ilk gençliğimize kadar her anımızı fotoğraflamıştır. İnanılmaz bir fotoğraf arşivi var evde, koli dolu.  Her fotoğrafın arkasında yılı, günü, ayı yazılı. Bütün fotoğraflar sistematik bir şekilde tarihli ve mekanlıdır. Galiba annemden aldım o tarih ve mekan not düşme gerekliliğini.

Çok harika bir şey bu anlattığın! Buradan alakasız bir yere geleceğim “Binali”nin bir kaydı var mı? Yoksa yap, üzülürsün sonra!

Yok! (Gülüyor) Aslında ikinci albüme girsin diye Cihan (Mürtezaoğlu), Can (Güngör) ve Engin (Akıncı) çok istediler. Ancak albümün genel hikayesine uzaktı o yüzden almadık ama bundan sonraki albümde olacak gibi görünüyor.

p>

Sürekli kendinle ilgili anlattığın bir şey var “Lise yıllarında bir gitar edindim” diyorsun. O gitarı nasıl edindin?

MM: Asılnda tamamen özentilikle başladı. Sınıftan bir kız kendine gitar almıştı ve o âna kadar benim aklımda gitar çalmak yoktu. Bir anda çok özendim ve o gitardan çok hoşlandım. Annemlere çok direttiğim hatırlıyorum. Kolay da olmadı o gitarı almaları ama nihayetinde aldılar. Çok uzun süre o gitarı sarıp sarmaladım.

O gitar duruyor mu?

MM: Hayır, aldıktan üç yıl sonra  başka bir gitarla değiştirdim, bir kaç yıl sonra onu da bir başkasıyla… o ilk gitar benim hikayemde çok önemliydi.

Muhalif duruşundan bir çok yerde bahsediliyor ama sen bunu sosyal medyayla sınırlı tutmuyorsun. Seni meydanlarda sık sık görüyoruz. Bu albümde şarkılarına daha çok yansımış sanki? Krallar, Alaimisema, Tamburu Yokuştan var…

MM: Aslında ilk albümde de Barışırsa Ruhum ve Öteki vardı.

Onlar daha naifti, bunlar daha belirgin bir duruşa sahip… Mesela “Gençliğim kart postal seslerinde kör sağır iken” diyorsun oradaki gönderme çok net.

MM: Daha açık, ne dediğini bilen ve köşeli şarkılar bunlar. Bir takım büyük adamların savaşında ölen küçük  çocukları anlatıyor mesela o bahsettiğin dize… Bir insan olarak beni inciten, bir şekilde beni de çemberi içine alan ya da benim çok uzağımda olan çemberlerden bahsediyor. Dünyanın daha ne kadar çivisi çıkabilir bilemiyorum, gittikçe daha kötü bir hal alıyor.  Kızdığım, hayret ettiğim, benim içimi kelimenin  tam manasıyla paramparça eden olumsuzlukları, haksızlıkları, saçma sapan savaşları bir şekilde ben kendi yaptığım işe dökmek zorunda hissediyorum kendimi. Oturup hesaplamıyorum bunu. Kendi doğal akışı dahilinde o şarkılar bir şekilde çıktı ve söylemek için en ufak bir tereddütte bulunmadım. Bundan sonra da o tip şarkılar devam edecek. Mesela Roboski için yazdığım “Horon” adında bir şarkı var, muhtemelen bir sonraki albümde olacak. Bu şarkıları yapmak o acıyı dindirmeyecektir, o ciddi katliamı telafi etmeyecektir ama sonuçta sessiz kalmaktan çok daha iyi galiba bu cümleleri bağırarak söylemek. Bunlar, bir insanın huzurla ölmesini sağlayacak küçük detaylar.

Alaimisema’ya gelelim o senin ayrımcılığa karşı yazdığın bir marş, baya da dillere dolandı galiba. Ne diyorsun?

MM: Lansman gecesinde insanları en çok ateşlediğini  hissetiğim şarkıydı. Şarkıyı bir başta çaldık bir de en sonda çaldık. Sonda çaldığımızda insanlar ikinci kez dinliyor olmalarına rağmen şarkının içine çoktan girmişlerdi. İlk andan beri albümde insanları en çok ateşleyen ve onları mutlu eden –bana göre kısmen acıklı şeylerden bahsetse de- insanları biraraya getiren şarkılardan biriydi. Artık bütün konserlerde iki kere çalıyoruz. İnsanlar inanılmaz bir coşkuyla eşlik ediyorlar.

Albüm versiyonu yeterince coşkulu değil gibi sanki?

MM: Bunu bazı sıkı dinleyiciler de söyledi, albüm versiyonu biraz daha steril kalmış olabilir. İnsanlardan duyduktan sonra farkettim. Bir şarkının canlı performansı her zaman bambaşka. Albümü yaparken kafamızda şöyle bir şey vardı; Alaimisema ileride farklı versiyonlarıyla birlikte tekrar yayınlanabilir diyorduk. Klip versiyonu üzerinde çalışacağımız bilgisini verebilirim. Sanırım üçüncü klip Alaimisema olacak.

Peki sen ne kadar kalıcı olabileceğini düşünüyorsun? Bir yandan da başkalarına da şarkılar yazıyorsun ve ısmarlama şeklinde değil bu. 

MM: Aslında en büyük derdim o. Bir sahicilik yakalama derdindeyim. Esas isteğim kalıcı olmak. Olabildiğince yalansız şekilde bu müziği yapıp söyleme gayretindeyim. Kalıcı olacağıma inanıyorum ama hayat ne getirir, ne gibi yorgunluklardan geçeceğiz, bilemiyorum. Yorulmamak ve pes etmemek için elimden geleni yapacağım. İnandığım şeyi, inandığım şekilde söyleme gayretindeyim. Şu an bulunduğum yerden bunları söylüyorum ama beş yıl sonra ne olacak onu ben de bilemiyorum.

Bir grup insan seni çok sahiplendi bir grup da hiç kabullenmedi. Sen o kişilere samimiyetini kanıtlama ihtiyacı duyuyor musun? Sence gerekli mi?

MM: Ben küsmüyorum insanlara. Madem klibimi yayınlamıyorsunuz, madem şarkıma hiç kulak vermediniz, madem benim anlattığım şeyi anlamadınız o zaman ne haliniz varsa görün bir fikre ve hale hiç bürünmedim şu ana kadar. Bundan sonra ne olur bilemiyorum. O küskünlüğü ve negatif tepkiye yine olumsuz karşılık verme halinden kendimi mümkün olduğunca uzak tutmaya çalışıyorum. Dünya hali bir yandan.  Çok da iyi anlayabiliyorum. Ben önyargıyı reddeden bir insanım ama ben de dahil hepimizin bir sürü ön yargısı var. Bir şeyi beğenmediğinizi söylerken birine zarar verme gayretindeyseniz orada bir soru işareti var benim için… Dinleyici olarak, hiçbir zaman kimseyi o şekilde yargılamam. Belki yıllarca bu müziği yapacağım ve bir sürü kişiyi inandıramayacağım. Seven ve sevmeyen kesimlerin olması çok doğal ve olayı daha da gerçekçi kılıyor.

Aslında konserlerine gelen kitleye baktığımızda epey heterojen bir grup var. Normalde biraraya gelmesi imkansız insanları konserlerinde biraraya getirebiliyorsun.

MM: Kesinlikle. Yetişkinler var, öğrenciler var, çalışan kesim var. Bu çok kıymetli ve beni mutlu eden bir şey gerçekten. Müziğin kimyasında bu var zaten.  Ortak bir sahicilikte buluşuyoruz galiba.

Peki bundan sonra hayallerinde neler var?

MM: Klasikleşecek albümler yapmak istiyorum. Çok daha büyük şarkılar yazmak isterim. Hayran olduğum kişilerler daha fazla paylaşımlarda bulunmayı, ortak işler yapmayı istiyorum. Sezen Aksu’ya şarkı hazırlamayı çok istiyorum. Kendi kuşağımdan müzisyenlerle de bir sürü şey yapmak istiyorum. Benim derdim sadece çok satan bir albüm yapmak değil. Hala aç ve hevesliyim bir sürü şeye. Dünyaya dinletebileceğim bir beste yapma hayalim var. Mesela Alaimisema’yı niçin ingilizce sözler ve doğru bir prodüksiyonla kaydetip dünyaya dinletmeyelim ki? Ya da başka dillerde başka şarkılar niye söylemeyelim ki? Sonuçta esas mevzu müzik, melodiler. Melodi ne kadar sıcaksa dünyanın en uzak yerindeki bir insanı da ısıtabilir, yakalayabilir. Dillerin, kelimelerin, kalıpların, sınırların bir önemi yok. Her an her şey olabilir, o yüzden yapmak istedğim bir sürü şey var!

3