Aydın Cıngı/Siyaset Bilimci/Yazar

Tibet’i Gezmeye devam ediyor…

7 gün süreyle onlarca köy, tapınak gördük. Bir seferinde Brahmaputra nehrini kayıkla aşıp öbür yakada traktöre binerek göz kamaştırıcı bir tapınağı ziyarete gittik. Yıl 1997. O sırada Tibet’te yol ha var ha yok. Şimdi duyduk ki, hızlı tren bile gelmiş. Amacımız, görülecek yerleri ziyaret ede ede karadan Nepal sınırına gitmekti. Ziyaret mekanlarının konumuna göre yan sapmalar yaparak güya Lhasa-Katmandu karayolunu izledik. Yolun da adı “Friendship Motorway” yani “Dostluk Karayolu”. Ancak yol zaman zaman kayboluyordu. Yönü şavullayıp araziden gidiyorduk. Biraz ileride yol yine beliriyordu. Bazı yerlerde de derelerin sürüklediği taşlar yolu kesiyordu. Anlayacağınız, her türlü engel vardı. Yolda kalmış cipler gördük. Bizim bitirim şoför, sıkıya gelince yolu izi bırakıp araziye dalıyor, sorunlu kesimleri atlayıp meşhur “motorway”imize daha ileride kavuşuyordu.

Tibet, ziyaretçisini mutlu etmekten çok ona “iyi ki gelip burayı gördüm” dedirten bir yer. Tibetliler genelde kıpkırmızı yuvarlak yüzlü, simsiyah parlak saçlı, kara boncuk gözlü tıknaz insanlar. Aynı kıpkırmızı yanaklı insan tipini, daha sonra Peru’nun 4.000 metre yüksekliği aşan Titicaca bölgesinde ve Bolivya’nın yüksek yerlerinde de gördüm. Tibetliler, yabancılarla pek sık görüşmediklerinden olsa gerek, başta yabani ve soğuk insanlarmış izlenimini veriyorlar. Ancak konuştukça, daha doğrusu işaretleştikçe açılıp sevecenleşiyorlar. Aslında iyi niyetli, ama biraz saf insanlar galiba! Bazen komik sahneler oluşuyor. Bir keresinde kaldığımız otelin altındaki mekanda servis görevlisi kızlarla şakalaştık. Koskoca kızlar gaza gelip bizi güldürmek için güreşe tutuştular, masa sandalye devirdiler.

Türkiye’de ve Avrupa’da 3.000 metrenin üzerinde pek ot bitmez. Tibet’te 4.000 metrede hatta 5.000 metrede yemyeşil düzlükler ve sapsarı çiçekler bulunuyor. Bir tür mütasyon sonucu mudur, bilmem! Hele bir kez iyice tırmanıp sonunda bir düzlüğe ulaştık. Arabadan çıktım ki sanki yerçekimsiz bir gezegendeyim. Kalbim yine yerinden çıkacak gibi, başım hafif dönüyordu. Yolun en yüksek noktasına konmuş tabelada “5.200 metre” yazıyordu. Oysa bulunduğumuz yerin biraz ilerisinde hayvanlar, çayırda, çobanlarının nezaretinde otluyorlardı.

Tibet çok fakir bir ülke. Bu istatistiksel gerçek, gözlem düzeyinde de belirgin. Yol üzerindeki köylerde durup insanlarla selamlaşıyor, iletişim kuruyorduk. “Köy” dediğime bakmayın, aslında bunlar iki-üç haneden oluşan yerleşim birimleri. İnsanlar, birkaç yıl sonra Etiyopya’da da gördüğümüz gibi, boş pet şişelerimizi kapışıyorlardı. Bir kez bir aile, bizi, toprak zeminli bir göz odadan ve bir avludan oluşan evlerine davet edip çay ikram etti. Yarısına kadar şeker dolu çay bardağının içinde alelusul yak yağı vardı. Bu iç kaldırıcı ama nazik ikramı reddedemezdik. Ben kurban seçilip çayı midem bulanarak ama göstere göstere içtim; arkadaşlarımdan biri çayını hiç içmedi, diğeri de içiyor taklidi yapıp azar azar yere döktü.     

Geçirdiğim on günün sonunda, Tibet’teki gözlemlerimin beni başka pek çok ülkede olduğundan daha çok zenginleştirmiş olduğunu duyumsadım. Ne var ki buradaki bazı şeylere bir türlü alışamadım. Örneğin mideden yana çok zorlandım. Acıkıp da ağız tadıyla bir şeyler yiyememek benim gibi her öğünden bir şölen çıkarma meraklısı bir boğaz düşkünü için sıkıntılı oldu. Bir iki kez denemek için ısmarladığım tipik Tibet yemekleri gırtlağımdan geçmedi. Yerel tatların benim damak zevkimle bağdaşmazlığını buruklukla kabul ettim etmesine de biftek, spagetti gibi küresel dünyanın mutfak ürünleri de zor bulunuyordu. Hele bir sabah bir haşlanmış yumurta bulmak için dört kahvaltı mekanı dolaştık. Yine de olmadı; içinde yak yağı eritilmiş çaya bulabildiğimiz bisküvi müsveddelerini bandırıp nefis körelttik.

Alışmakta, daha doğrusu anlamakta zorlandığım bir başka nokta ise, Tibet “turistik tesislerinin” yönetimine yön veren mantık oldu. Zaten konakladığımız yerleşim birimlerinde birden fazla otel bulunsa bile bizi bunlardan kendi istediklerine götürüyorlardı. Rehberle o kadar kavgalaşmama rağmen seçimi bizzat yapmayı başaramadım. Sonradan resmi yükümlülüklerini yerine getirmek zorundaki rehberi de üzmekten vazgeçtim. Esasen konakladığımız çoğu yerde de zaten birbirine eşdeğer az sayıda ya da bazen bir tek “tesis” vardı. Ancak, kaldığımız her odada bir termos içinde sıcak çay ve her konuk için bir poşette yepyeni bir diş fırçası ve kullanılmamış bir tüp diş macunu bulunuyordu. Bizdeki bazı beş yıldızlı otellerin dahi sağlamadığı bu güzelliğin yanısıra odalarda genellikle lavabo yoktu. Temizlik bir maşrapa su ile bir çinko leğen içinde sağlanıyordu. Tuvalet genellikle koridorun ucundaydı. Hele bir iki ücra kasabada, tuvalet niyetine bir barakada iki tahtaya basıp hacetimizle metrelerce aşağıda ve yüreğimizin inceden inceye bakmaya yetmediği bir pislik yığınına katkı yaptık. İnanır mısınız, bu yerlerdeki odamızda bile sıcak çay termosumuz ve diş bakım setimiz eksik değildi. Salih, daha sonra bana, buralardan topladığı fırça ve macunlar sayesinde İstanbul’a dönüşte çok uzun bir süre marketin fırça ve diş macunu reyonuna uğramadığını itiraf etti.

Bir de yükseklik hastalığına hiç al.ışamadık. Zaman zaman rahatlar gibi olup sonra yol gereği yine birkaç yüz metre tırmanınca perişan oluyorduk. Son gün, karlı Himalaya tepelerini arkamızda bırakıp yeşillikler arasında virajlı bir yoldan Nepal sınırına doğru alçalırken duyduğum mutluluğu anlatamam. İnişin tadını metre metre çıkardım. Sınırdan önce son gece konakladığımız Zhangmu adlı minik kent 2.300 metre yükseklikteydi. Bu bana vız geldi. Baş dönmesi, bitkinlik ve ağırlık duygusu üzerimden kalkmıştı. Yediğim berbat yemeği bira ile süsleyince kendimi neredeyse deniz seviyesinde sandım.  

Yazının 1.bölümünü okumak için buraya tıklayınız