Peru’da İnka Esintileri

Aydın Cıngı/Siyaset Bilimci/Yazar

Peru’da ilk durağımız Chiclayo idi. Sonraki gece Trujillo’da kaldık. Gündüzleri “İnka kalıntısı” dolaştık, akşamüstü Pasifik Okyanusu’nun dalgalarına bakarak bira içtik. Bizim bu yolculukta gezdiğimiz Ekvador, Peru ve Bolivya “dar gelirli” ülkelerdir. Yine de aralarında en “varlıklı” olanı Peru idi ki, bu da, doğrusu bayağı belli oluyordu.

Buralarda Kristof Kolomb sonrası dönem, İspanyol egemenliğinde geçirilmiş. Bu sürede tüm topluma İspanyol kültürü aşılanmış, kentler kurulmuş ve devlet örgütü oluşturulmuş. Bu kentlerin, İspanyol modeli uyarınca dikdörtgen olarak tasarlanmış meydanlarına bıyıklı “ağır ağbiler”in at üstünde heykelleri dikilmiş. Bu “kahraman” kişiler, ya başta Simon Bolivar olmak üzere, İspanyol egemene karşı sonraki yıllarda verilmiş bağımsızlık savaşına ya da söz konusu ülkelerin –Şili ve Kolombiya’nın da katılımlarıyla- kendi aralarında daha sonra yaptıkları kardeş kavgalarına önderlik etmiş generaller.

Latin Amerika’nın seçkinleri, bağımsızlık edinildikten sonra, “sömürgeci” ve “gerici” olarak niteledikleri İspanyol kültürünü reddetmişler. Ancak “barbar” saydıkları “yerli” kültürleri de içselleştirmeye yanaşmamışlar. Bunların yerine yeni değerler de konup yerleşikleştirilememiş. Aslında bu, uluslaşma fikrini benimseyen ve bu uğurda bağımsızlık savaşı veren toplumların yazgısı. 19. ve 20. yüzyılda Batı emperyalizmine karşı bağımsızlık savaşı veren ülkelerde de görüldüğü üzere, “seçkinler/halk”, “merkez/çevre” ya da “yöneten/yönetilen” çelişkisi siyasete yansımış. Bu olgu, “demokratikleşmenin” sonraki yıllar boyunca en önemli engellerinden biri olmuş.

Şu anda geçerli olan siyasal sistem 20. yüzyıl başlarında oturmuş. Bağımsızlığın öncüleri, devrimciler, “devlet”i kuranlar ve aydınlanmacı yurtseverler “partilerini” oluşturmuşlar. Kurucu gelenek ve çizgiyi sürdürme savındaki “ilerici”lerin partisi, ülkenin yazgısında uzun süre söz sahibi olmuş. Ancak yığınların sözcülüğünü bir türlü üstlenememiş. Peru’da APRA (Amerika Devrimci Halk Birliği) adını alan bu partinin karşısında bir süre sonra popülist bir parti kurulmuş. “Halkın muhalefeti” olarak kurulan bu parti seçim başarıları elde etmiş. Bolivya’da da durum benzer. Yalnızca partinin adı farklı: MNR (Ulusal Devrimci Hareket). Her şey bana o kadar “tanıdık” geldi ki!

Haydi, başlamışken daha başka nelerin tanıdık geldiğini anlatmayı sürdüreyim. Bu ülkelerde, 1960’lı ve 1970’li yıllar boyu iktidarların öncelikleri, “terörle mücadele” ve “ekonomik kalkınma” olmuş. Ne var ki, bu çizgi, dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi, buralarda da olumsuzluklara yol açmış. Nitekim teröre karşı dış destekli antikomünist savaş, güvenlik güçleri ve bazı resmi kuruluşların bünyesinde hatta tepesinde kirlenmeye neden olmuş; çeteleşmelere yol açmış. Öte yandan da, kötü yönlendirilen ekonomik büyüme, yüksek enflasyona neden olmuş. Böylece, 1960-80 arası uygulamalar sonucunda ortaya çıkan olağanüstü olumsuzluklar, bu kez 1980-2000 arası dönemin önceliklerini belirlemiş. Bu sefer de, “yolsuzluk” ve “enflasyonla mücadele”ye hız verilmiş. Sosyal çalkantılar, biz oralardayken de eksik değildi. Biz ülkeyi ziyaret etmeden bir süre önce, terör örgütü “Tupac Amaru”  Lima’daki Japon Büyükelçiliği’ni basıp içeridekileri haftalarca rehin tutmuştu. Aşırı solcu “Aydınlık Yol” gibi diğer terör örgütlerinin de üstesinden henüz gelinebilmiş değildi.

Doğrusu biz teröristlerle bir sorun yaşamadık. Yalnızca Murat, sereserpe gezerken, kolundaki saati çaldırdı. Lima kentinin yaya bölgesinde tereyağdan kıl çekercesine yapılan bu sirkat olayında faillerin performansına hayran kaldık. Gerçi sonradan İstanbul’da daha da ustalarının türediğine tanık olduk ya!

Lima’da iki gece kaldık. Başkent çok sevimli gelmedi bize. Aslında dönerken yine bir gece kaldık. İkinci uğrayışımızda sanatçıların yoğun bulunduğu bölgeyi, galerileri falan keşfettik. Ancak ilk varışımızda bazı sorunlar yaşadık. Kaldığımız otelin bir tür “birleşme, çiftleşme” merkezi olduğunu, ancak gece yatıp da tek heceli deyişler ve çığlıklar sabaha kadar kesilmeyince anladık. O gece uykuya zor daldık; bazılarımız hiç uyuyamadı. Aslında, işin içinde bir bit yeniği olduğunu otelin görece konforuna karşılık fiyatının düşük olmasından anlamalıydık. Biz “ucuz” diye hemen atladık. Ayrıca kent gürültülüydü. Bir karnavala rastladık ki, geçit yapan yarı çıplak kızlar bir alemdi. Bu kadar çarpık bacaklı kızı, bu kadar kavruk ve yamru yumru erkeği bir arada hiç görmemiştim. İnkalar‘ın fizik yapısıyla ilk kez burada bu kadar net olarak karşılaştım. Tibetliler ile bir yıl önce tanışmıştım. Asya ile Amerika arasında Bering Boğazı yoluyla “geçiş” olduğuna ilişkin bir kuram vardır. Amerika yerlileri ile Kuzey Asya’da, Tibet’te gördüğüm insan tipleri arasındaki benzeşme, söz konusu kuramı gözümde çok “gerçekçi” kılar oldu.

Peru’da çok dolaştık. Nazca denen bir yer var. Bir planöre binip yukarıdan çölde çizilmiş değişik hayvan ve nesne figürlerini görüyorsunuz. Amerikalılar “amazing” derler ya! Doğrusu gerçekten de şaşırtıcı! Kimler tarafından ne zaman ve ne amaçla yapıldığı açıklanamıyor. Aynı yerde, çöl ortasında İnka mezarları gördük. Gerçi yağmaya uğramışlar. Ancak, sonradan gördüğüm Mısır’da dahi mumyalar, tabii Ramses’inki falan hariç, deyim yerindeyse, yine de bu kadar “taze” kalabilmiş değildi.

Peru’da cip tutmadık; otobüsle gezdik. Yine de yol üstünde ücra yerlere uğrayabildik. Bir keresinde bir köyde durduk İlkokulun bahçesinde çocuklar toplanmıştı. Üniformalı bir genç subay çocukları yatırıp kaldırıyor, marş marş yürütüyordu. Biz baktıkça genç subay ve çocuklar daha da aşka geldiler; marşlar söylediler, rap rap yürüdüler. Minicik çocukların böyle toz toprak içinde hamaset yarışına girme nedenini merak ettim. Sorup soruşturdum. Birkaç gün sonra bir ulusal bayram varmış. O günkü geçide talim ederlermiş parmak kadar çocuklar. Yurdumdan bir başka esintiyi daha denizaşırı bir ülkede bulmuştum.

Peru’nun güneyinde Arequipa diye bir kent var; görmeye değer. Ilık bir gecede kentin en büyük meydanında güzel Latin Amerika yemekleri yerken dinlediğim konseri unutamam. Dört kişilik gezici bir İnka “orkestrası, “Vaya con Dios”dan başlayıp bildiğimiz tüm popüler Latin havalarını çaldı. Mest oldum. Malum, o aralar yüreğimde bir de yoğun duygu ortamı yeşeriyordu. Arequipa’dan trenle Puna’ya giderken 4000-4500 metrelere çıktık. Tibet’ten bildiğimiz oksijensizlik sonucu çarpıntılar, bulantılar, baş dönmeleri yine belirdi. Oysa Tibet’ten ayrılırken “bir daha asla bu kadar yükseklere çıkmam” diye kendime söz vermiştim. İnsan uslanmıyor. Belli mi olur; bakarsınız gün gelir Ağrı’ya, Everest’e de tırmanırım.

Peru gezimizin doruğunu Cuzco ve Macchu Pichu oluşturuyordu. Cuzco, İnkalar’ın yoğun bulunduğu bölgenin başkenti. Çevrede en önemli İnka kalıntıları bulunuyor. Kent ise kiliseler, müzeler, kültür mekanları ile bezenmiş. Yapıların mimarisi göz okşayıcı. Buraya tam bir hafta ayırdık. Güzel de bir otele yerleştik. Ortasında bir avlu vardı. Orada, kalan son rakımızı bir elma ve bir dilim peynir eşliğinde içtik. Zaten az bir şey kalmıştı. Yanaşıp “bu nedir?” diye soran İtalyan oğlana da, “al bir yudum, tadına bak” demek zorunda kalmamak için fazla yüz vermedik.

Yazının devamı yarın Viral mecmua’da..