Aydın Cıngı /Siyaset Bilimci/Yazar

Nepal’in altın çağı, biz devrimci öğrencilerin dünyayı değiştirme yolunda beyhude çabalar harcamakta olduğumuz sıralar, hatta ondan daha da önceleri idi. Aslında bizden daha gerçekçi olduklarını sonradan gayet iyi anladığımız “hippi” kardeşlerimize devrim falan vız gelirdi. O dönemde onlar Doğu’ya yönelir ve de oralarda haşhaşa ve meskenete talim ederlerdi. Bu bağlamda en bilinen ve sevilen varış noktası ise Katmandu idi. Biz, “çuvallamış devrimciler” de, yaşlanıp yerleşikleştikten ve de yurdumuzda dallanıp budaklandıktan sonra çiçek çocuklarının geçmişte tomurcuklandıkları uzak yerlere uğramadan edemezdik tabii.

Katmandu’da kentin tam merkezindeki Durbar Meydanı’na bakan bir otelde kaldık. Tam karşıda kral sarayı var. Bizim bu masum ziyaretimizden birkaç yıl sonra, bu sarayda, meczup bir kraliyet ailesi mensubu, ailesinden çok sayıda kişiyi katletti. Benim balkonum bu meydana nazırdı. Akşam güzel bir yemek yedik, ama kentin merkezini şöyle bir dolaşamadık. Katmandulular tavuklar gibi erkenden uykuya yattılar. Saat dokuzda el ayak çekildi; sokakta kimse kalmadı. Ben ki gece kuşuyumdur, sokağa çıkmaya ürktüm. Çantada kalmış olan minik viski şişesinin dibini kazıdım. Bir süre sonra meydanda heybetli bir bekçi elindeki uzun sopayla kaldırım taşlarına “tak tak” diye vurarak dolaşmaya başladı. Görüntü ürkütücüydü. Ne olur ne olmaz herifin gözleri bana takılıverir diye balkondan içeriye kaçtım.

Ertesi sabah kalktım ki önümüzdeki meydanda dev bir pazar kurulmuş. Yerlere tezgahlar serilmiş. Tahta heykelcikler, maskeler, tişörtler, takılar, dekorasyon eşyası ve de değişik binlerce şey satılıyor. Ben dolaşırken tezgahçı çığırtkanlardan biri başımdaki çok renkli Hasköyspor kasketini pek beğendi. Sattığı heykelciklerden biri ile kasketimi değiş tokuş etmemizi önerdi. Kasketi bana Hasköyspor’un yöneticisi muhasebeci dostum Mehmet Bey armağan etmişti. Ona ayıp olur diye vermek istemedim. Kafayı kaskete takan satıcı -ucuz bir kelime oyunu yapacak olursam- kasketi kafaya takma kararlılığı sergiledi. Pazar yerinde tezgahlar arasında dönüp dolanırken bile peşimi bırakmadı. Adam benim manevi sancıdan kaynaklanan nazımı fiyat arttırma çabası gibi algılamıştı. Hani bir zamanlar televizyondaki bir eğlence programında sunucu, izleyicilerden biriyle, “sana şunu da vereyim, hadi bu da benden olsun, yoksa kutunu açarım” türünden bir pazarlığa tutuşuyordu. Benim pazarcı ise, açacağı kutu olmadığından sürekli arttırdı. “Gel sana şunu da bunu da vereceğim” derken maddiyat maneviyatı aştı. Ben de bu alışverişi “Hasköyspor’un şanı Katmandu’da yürüsün” diyerek rasyonalize ettim ve de güzel bir maske ile üç takıya kasketi takas ettim.

Katmandu ilginç yer. Sokaklarda gezerken fillerin de katıldığı bir karnavala rastladık. Nepal’in ikinci büyük kenti Pokhara’da göl var. Pokhara’da yüzdük; göl kıyısında balık yedik; bulutlar açılınca Himalaya’nın en yüksek dağlarından Annapurna’nın karlı tepelerini temaşa eyledik. Oraya gezimiz yağmur sezonuna rastlıyordu. Bunu biliyorduk; ama hepimiz için daha uygun bir dönemi de denk getirememiştik. Dağları hep bulutlar arasından görüyor, ikide birde yağmura yakalanıyorduk. Yollarda giderken arabamız sıkça çamura saplanıyordu. Heyelan yolları kapatıyordu. Bir tür “Nepal Trophy”e katlanmak zorunda kaldık. Bir keresinde sel, geçmemiz gereken köprüyü yıkmıştı. Mecburen arabadan indik; çantalarımızı sırtlayıp dere yatağının taşkın sularına bata çıka köprünün karşı yakasına geçtik. Öbür tarafta başka bir otobüse bindik. Bir süre gittik. Sonra başka bir heyelan ile karşılaştık.  On-onbeş metre ileride yolun üzerine yandaki tepeden koca koca taşlar kayalar inmiş ve inmekte idi. Şoförümüz fren yaptı. Üzerimize yağmakta olan taşlardan isabet almamak için arabayı hızla sürerek o mesafeyi en kısa sürede katetmek, bir an önce oradan kaçmak gerekirdi. O anda boğazına sarılmamak için kendimi zor zaptettiğim, ancak sonradan “dangalaklık” ödülüne layık bulduğum şoförümüz ise, biraz ilerledikten sonra, otobüsü taşların tam aşağıya düşmekte olduğu noktada durdurup “acaba üstümüze inmekte olan kaya var mı?” diye yukarıya bakmaya koyuldu. Doğrusu benim nutkum tutuldu. Yolcular hep birlikte “hop! yürrü” makamında bağırdılar da, zeki şoför gazladı. 

Nepal yollarında daha ne güzellikler yaşanıyor! Nepal’e iki kez gitmiş olduk: Tibet’ten önce ve Tibet’ten sonra. Tibet’ten sabah vakti Nepal’e girdiğimizde henüz yükseklik hastalığının sersemletici etkisinden yeni yeni kurtuluyorduk. Sınırda işlemleri tamamladıktan sonra bizi Katmandu’ya götürecek bir araç aramaya koyulduk. Taksi şoförlerinden birisiyle özlü bir pazarlıktan sonra anlaşarak yola çıktık. Katmandu 2-3 saatlik mesafede. Güya kente vakitlice varıp ilk ziyaretimizde göremediğimiz yerleri gezecektik.

Ne var ki nesnel koşullar zamanımızı tasarladığımız gibi kullanmamızı engelledi. Yarım saat yol aldık almadık ilk lastiğimiz patladı. Şoför bir stepne taktı ki evlere şenlik. Bu lastikle yirmi metre kadar gittikten sonra araba yine yan yattı. Orada kalmıştık. Ne ise ki ilerideki virajdan hemen sonra bir kasaba görünüyordu. Lastikleri yüklenip şoförle birlikte oraya yürüdük. Gerçi bu arada güneş tepeye yaklaşmış ve enselerimizi pişirmeye başlamıştı. Yine de “olur böyle şeyler” havası tutturup keyfimizi bozmadık. Şoför onarım işiyle uğraşırken biz de yemeğimizi yedik.

Şoför onarılmış lastikleriyle birlikte otostop yaparak arabasının yanına döndü. Onun üç beş yüz metre mesafedeki arabaya lastik takışını oturduğumuz lokantadan izleyebiliyorduk. Otomobile yeniden bindiğimizde “bunu da atlattık” mutluluğu içindeydik. Mutluluğumuz ömürlü olmadı. Birkaç kilometre sonra bir lastik daha patladı. Bu kez tatsızlık çıkaran bir üçüncüsüydü. Onun yerine konan yeni tamir edilmiş stepne ise anında yamuldu. Yine üç lastikle kaldık. İşin kötüsü bu kez görünürde bir yerleşim yeri de yoktu. Şoför gelen geçeni durdurup en yakın tamircinin yerini sordu. Her seferinde konuşma daha da uzuyor ve benim algılayışıma göre “tamirci nerede ve beni oraya götürür müsün?” işlevselliğinin boyutlarını aşıyordu. Sonunda şoför, bizi yol kenarında arabasıyla bıraktı. İki patlak lastiğini oradan geçen bir kamyonete yükleyip gitti. Bir buçuk saat sonra döndüğünde artık karşısında eskisi kadar güleç yüzlü turist abiler bulamadı.

Dağ başında beklerken vakit bolluğunda incelediğimiz kalan üç “sağlam” lastiğin de iler tutar tarafı yoktu. Her biri her an ruhunu teslim edebilirdi. Yola yeniden çıktığımızda niyetimiz, yoldaki ilk kasabada başka bir araç bulmaktı. Yüreğimizin yufkalığını hesaba katmamıştık. İlk yerleşim mevkiinde durdurduğumuz şoför kendisini terk etmememiz için öyle yalvardı ki, devam ettik. Tabii olan oldu, beşinci kez lastik patladı. Ezberlediğimiz şema uyarınca stepne anında takıldı. Esasen şoför artık alışmış, lastikleri şaşılacak bir hızla gözü kapalı değiştiriyordu. Bir sonraki köyde patlamış olanı tamir edildi. Basiretimiz bağlandı, yine kaldık. Aslında pek gelen geçen araba da yoktu. Altıncı patlayışta kararımız kesinleşti.

Stepneyle bir sonraki kasabaya ulaşıp orada indik. Zaten bu arada Katmandu yolunun yarıdan fazlasını yapmıştık. Yakarışlarına artık aldırmadığımız şoförü, konuştuğumuz paranın çok azını kestikten sonra savmak istedik. Oradan geçmekte olan bir otobüse yöneldik. Bizim “mazlum” şoförün yaralı hayvan tonundaki yalvarışları bu arada tehdit makamına dönmüştü. Sanki bizi, anlaştığımız üzere Katmandu’ya götürmüş gibi, ille de parasının tümünü istiyordu. Ben, ufak miktarlara hele hele gezilerde önem veren biri değilim. Ancak, en olumsuz koşullarda dahi yakamı bırakmayan “ölçü” anlayışıyla, onun bu talebini karşılamamaya kararlıydım. Otobüs tıklım tıklımdı. Çaresiz bindik. Şoför içeridekilere bağıra çağıra bir şeyler anlatıyor, besbelli ki onları bizim aleyhimize kışkırtıyordu. Elinden gelse halkı galeyana getirip bizi linç ettirecekti. İşte ben Nepallileri, o andaki tepkileri daha doğrusu tepkisizlikleri dolayısıyla çok sevdim. Bizim şoförün dolduruşuna gelen olmadı. Otobüsümüz gazlayıp gitti. O andan itibaren de başka bir sancı başladı.  

Çok ama çok sıkışık durumdaydık. Arkadaşlarımı bilmiyordum ama benim tutacak yerim yoktu. Etten duvarla çevriliydim. O sayede, otobüs sarsıldığında, savrulduğum yöne göre bir yolcuya yaslanıyordum. Zaten o anda bir başkası da bana abanmış oluyordu. Böylece asla yıkılmıyor, bir o yana bir bu yana eğiliyor, ama her koşulda ayakta kalıyordum. Ben yolculuğun tadını böylece çıkarmakta iken, şortumun açıkta bıraktığı bacaklarıma tüylü bir şeyin temas ettiğini hissettim. Başımı zar zor o yöne çevirebildiğimde yakın yol arkadaşlarım arasında siyah tüylü bir keçinin de bulunduğunu gördüm. Aslında ben eğleniyordum, ama grubun huysuz adamı Murat çok geçmeden feryada başladı. Gerçi birbirimizi göremiyorduk, ama sesini bize duyurdu. Dayanamayacakmış, nefes alamıyormuş, inecekmiş! O, “dur hele” demeye kalmadan kendini dışarı atınca biz de mecburen indik. En arkada bir başka keçiye döşeklik etmekte olduğunu o anda gördüğümüz sırt çantalarımızı arkamızdan fırlattılar. Yine ortada kalmıştık.

Neyse ki çok beklemedik. Bir taksi geldi; bunun lastikleri sağlam gibi görünüyordu. Fazla fazla üç saatlik yolu sekiz saatte almış olarak Katmandu’ya ulaştık. O gün bugündür şehirlerarası yolculuk yapacak olduğum arabanın önce lastiklerine bakıyorum. Hatta bu alandaki kuşkuculuğumu zaman zaman abartıyorum. Uçağa binerken bile, kendimi, tekerleklere bakmaktan alamıyorum. Gerçi lastikler uçak havada yol alırken patlamaz. Ama yere konduktan sonra patlaması durumunda, gözümde bizim Nepalli hızlı şoförün uçak tekerine stepneyi takmasını canlandırıyorum.