Lucy’nin Ve De Yoksul Ve Kalender İnsanların Ülkesi: Etiyopya

Etiyopya çok ama çok yoksul bir ülke. Bu yoksulluk, öyle makro ekonomik büyüklüklerle falan açıklanır, zihinde canlandırılır türden değil. Sözgelimi daha önce ziyaret ettiğim Laos da, ekonomik göstergelere bakılırsa, Etiyopya kadar fakir bir ülkeydi. Tibet, Hindistan’ın belirli bölgeleri, Kamboçya, Uganda veya Tanzanya da Etiyopya’dan çok daha varlıklı değiller. Ne ki yoksulluk, Etiyopya’da, buralarda olduğundan daha çarpıcı biçimde gözler önüne seriliyor. Görünüm daha yürek burkucu.

Ülkenin kuzeyinde bir küçük kasabada verdiğimiz molada yaşadıklarımı unutamıyorum. Yol arkadaşlarımdan birisiyle bir balık konservesini paylaşıyorduk. O sırada parlak gözlü ve sevimli bir çocuk yanımıza sokuldu. Onu gören birkaç çocuk daha yanaştı. Her birinin yüzünde sayısız sinek dolaşıyordu. Balığın sonu gelmişti ama mönümüzün ikinci kısmını oluşturan birer muzumuz vardı. Onları verdik; dört çocuk bu iki muzu, bize minnet dolu bakışlar atarak, paylaştılar. Ellerimizi yıkadıktan sonra cipimize dönmek üzere tekrar oradan geçerken çocuklara baktım. Attığımız konserve kutusunu çöp tenekesinden çıkarmış, onunla oyuncak niyetine oynuyorlardı. Elleri kesilmesin diye kutuyu aldım. Yanımda bir anahtarlık ve boş bir plastik su şişesi vardı; onları verdim. Çok sevindiler.

İnsan iç dünyasını, ruhsal dengelerini koşullara uyarlıyor. Bu ülkede, ilk günkü yoğun acıma duygusuyla iki haftalık ziyareti tamamlamam kolay olmazdı. Nitekim bir süre sonra, sürünmekte olan insanları göreceli bir kayıtsızlıkla izlediğimi fark ettim. Bilincime “aldırmamak lazım, oluyor böyle şeyler” düşüncesini yerleştirdiğimden değil; içimdeki savunma mekanizması kendiliğinden harekete geçip duyarlılığımı törpülemiş olduğundan. 

Benim gördüğüm tüm büyük Afrika kentlerinde eski sömürgeciler tarafından yaptırılmış bir iki geniş bulvar bulunur. Bu bulvarlar üzerinde de sömürge döneminden kalma kolonyal tarzda yapılmış oteller ve bembeyaz ceketli siyahi garsonların servis yaptığı teras-kafeler vardır. Kenti ziyaret eden beyaz yabancılar o teraslara oturup gelen geçeni seyrederler. Addis Ababa’ya vardığımızın ertesi günü ben de otelimizin terasında mis kokulu Etiyopya kahvesi içiyordum. Önümden sürekli üçer beşer dilenci grupları geçiyordu. Daha ilk günümdü; çok üzülüyor, insanlığımdan utanıyordum. O arada bir adam yaklaştı; ama dilenmiyor, elindeki kitabı satmak istiyordu. Kitap Fransızca; 1957’de basılmış Etiyopya Ceza Yasası. “Kim alır ki bu kitabı?” diye düşündüm. Potansiyel alıcı, hem bu ülkede az bulunan Frankofon turist olacak hem de Etiyopya’nın yarım yüzyıl önceki ceza yasasına ilgi duyacak. Üstelik ön koşul olarak da, bu kişinin bu terasta oturup bir şey içiyor olması lazım. Nerede bu nadide kuş! Haklıymışım. On gün sonra yine aynı terasta otururken aynı adam bana aynı kitabı pazarlamaya çalıştı. Önceki karşılaşmamızda arkadaşlar aniden çağırdıkları için adamla konuşamadan alelacele kalkmıştım. Bu kez, niye satış şansı bu kadar az olan bir kitabı satmaya uğraştığını sorabildim. Satacak bir tek bu kitabı bulabildiğini söyledi.

Etiyopya’da daha az hüzün verici sahneler de yaşadım. Bir gün kuzeydeki Mekele kentinde dolaşıyordum. Adamın biri alelusul “mister, mister” diye yanaşıp bir harita gösterdi. Ben oldum olası haritaya meraklıyımdır. Şöyle bir baktım. Aslında bu, kent planı ile yöre haritası karışımı kullanışsız bir çizimdi. Üstelik ikinci el, yani eski püskü bir şeydi. Yine de adamın gönlü olsun diye fiyatını sordum. 1-2 dolarsa verip alacağım; zavallıya da bir katkım olsun. Ama akıl yoksunu adam bana tam 40 dolar fiyat çekti. Böyle bir izansızlık karşısında daha sonra bedava da verse almamaya karar verip yoluma devam ettim. Fırsatçı peşimden geldi ve fiyatını beşer onar saniyelik aralarla “okey, okey, mister” diyerek sırasıyla 35, 30, 25 ve 20 dolara indirdi. Kendi kendine konuşarak aklınca iskonto yapan adama tek yanıt bile vermeden karşı sokaktaki internet ofisine girdim. Buradan yarım saat kadar sonra çıktığımda muhterem yine karşımda duruyordu. Bu kez “okey, okey, 10 dolar” dedi. Belli ki ben içerideyken epey vicdan muhasebesi yapmıştı. Kızgınlığım geçmemişti; yüzüne bile bakmadım. Ama o yanımda yürüdü ve birer dolarlık marjlarla indirimini sürdürdü. Adamı otelimin kapısında bırakıp içeri girdiğimde, haritanın fiyatı, benim katılmadığım tek yönlü bir pazarlıkla 40 dolardan 2 dolara inmişti.

Aslında Etiyopyalılar “güzel” insanlar; hem de her anlamda. Ülke nüfusu çok sayıda kabileden oluşuyor. Antropolojik ayrıntılara girmeden şunu söylemek gerek. “Afrikalı” deyince akla gelen insan tipinin kalın dudak, basık burun gibi “olumsuz” sayılabilecek fizik özellikleri Etiyopyalılarda yok. Avrupalı ve Amerikalı beyazların çoğunun olumsuz özelliği olan yağlı ve kalın vücut yapısına da sahip değiller. Etiyopyalı, ince bir beyazın siyah derilisi. Üstünde paçavralarla toz toprak içinde gördüğüm pek çok genç kadın, yıkanıp paklanıp İstanbul alemine sokulsa nice playboyu arkasından koşturur. Etiyopyalılar ayrıca iyi niyetli ve dürüst insanlar. Yukarıdaki fırsatçı gibi bir iki enayi girişimci dışında, kimse bizi aldatmaya çalışmadı. İki haftada hiçbir kavgaya tanık olmadım. Buna karşılık kimi Etiyopyalılar benim şahsımda “kolay saldırganlaşabilen” bir tiple tanıştılar. Anlatayım.

Şu ana değin bulunmuş en eski insan iskeleti 1974’te Etiyopya’da ortaya çıkarılmış. Söz konusu fosilin 3,2 milyon yıl önce yaşamış bir dişiye ait olduğu biliniyor. İki ayağı üzerine doğrulmuş prototipin bulunan ilk örneği olan bu iskeletin 1,15m boyundaki sahibine de Lucy adı veriliyor. Dört ayak üzerinde yürüyen türün belini doğrultarak bugünkü insana evrilmesine de çevre ve iklim koşullarında meydana gelen ani farklılaşmalar yol açmış. Ben, bu konulara epeydir merak sarmıştım. Öyle ki, bir vesileyle, bizzat Lucy üzerinde çalışmış ünlü paleontolog Yves Coppens ile dahi tanışıp konuşmuştum. Bu fosili de yakınım gibi benimsemiştim. Hiç başka görecek şey olmasa salt Lucy’ye “tavaf” amacıyla Etiyopya’ya gelebilirdim.

 

 Gerçi son yıllarda Lucy’den daha eski, takriben 6 milyon yıllık tek tek “humanoid” kemikleri bulundu. Ancak, şu anda, bulunmuş en eski “komple” humanoid kalıntısı Lucy. Nitekim 28 Aralık 2004 günü Paris’teki Musée de l’Homme’da  Lucy’nin bulunuşunun 30. yıldönümü kutlandı. O günlerde Paris’te bulunmamı rastlantıya borçluydum. Lucy’yi bulan ve literatüre armağan eden üç bilim adamından ikisi, Yves Coppens ve Maurice Taieb, oradalardı. Sekiz yıl önce tanımış olduğum Coppens ile görüştük ve ortak sevgilimizi bir kez daha konu ettik.

 

Ne ise, Addis Ababa’ya vardığımızın ertesi günü Lucy’yi barındıran müzeye girip hemen sevgili fosilime koştum. Onun başucunda aklımdan geçenleri bazen hafifçe seslendirerek yanımdaki ses alma cihazına da arada kaydediyordum. Atalarımızın bugüne kadar bildiğimiz birincisi; üç milyon yıldan fazla yaşlı, minik hanım önümdeki camekanın içinde. “Ön ayağını” henüz “ele” terfi ettirmiş, incecik bilek kemikli şu kadın acaba o günün ağır koşullarıyla nasıl baş ediyordu? Ben düşüncelerimde eriyip gitmişken birden kulağıma çarpan “ticket” sesiyle irkildim. Müze görevlisi bilet kontrolü yapıyordu. Oysa kapıda biletimi alıp girerken bir başka görevli kontrolü yapmış, bu adam da görmüştü beni. Kanımın damarlarımın içinde müthiş bir dolaşım hızına ulaştığını hissettim. “Ulan” diyesim geldi; “böyle milyonlarca yıllık bir serüvenin simgesi karşısında senin şu küçük adam kaygıların ne ifade eder? Al gör biletimi, al daha başka ne istersen, paramı da vereyim senin olsun; tek hemen defol git!” Buna benzer şeyleri bağıra çağıra söylerken bileti yere fırlattım, cüzdanımı paralarcasına çıkarıp adama uzattım. Münasebetsiz görevli çekilip gitti. Aslında bu kişiden içinde bulunduğum duyguları anlamasını beklemem hata idi. Onun için Lucy, turistlere camekanda sergilenen bir tutam kemikti. Bütün bunları bilmiyor değildim. Ancak Lucy ile yıllardır özlediğim bu başbaşalığın hoyratça bozulmuş olmasına o ölçüde öfkeliydim ki, hızımı alamadım; müzeden çıkarken işgüzar görevliyi bulup bir kez daha fırçaladım. Akşam olup sakinleşince de bu kadar saldırganlaştığım için kendimi kınadım.

Ayrılacağımız günün sabahı, ülke turu süresince bize şoförlük yapmış olan Etiyopyalı dostumuz bizi evine davet etti. Addis Ababa’nın büyük caddelerinde prestij yapıları sıralanır. Ancak yan sokaklardan birine sapmayagörün; hemen sefalet başlar. Evlerin, daha doğrusu odacıkların yapımında kullanılan ana malzeme teneke. Duvarlar, tavan hep teneke levhalardan yapılmış. Tek göz evlerin tabanı ise toprak. Nüfusun yüzde doksanı bu tür mahallelerde yaşıyor. Arazinin ya da odaların kapladıkları arsanın sahibi olan devlete kira olarak sembolik bir tutar ödeniyor. Mutfak denen teneke oda ortak, eğer varsa elektrik ortak, çok kıt olan su ortak… Bizim şoför, anladığım kadarıyla, mahallesinde bir başarı ve bireysel kurtuluş simgesi konumuna gelmişti. Evine “zengin” beyazları davet edip onlarla kahve içebiliyordu. Mahallesinin fakirlerine arada para veriyordu. Herkes ona saygı gösteriyordu. Gerçi o da tüm mahallelileri gibi evine daracık, tozlu ve ortasında idrar derecikleri oluşmuş sokaklardan geçerek gidip geliyordu. Ama onun ayrı bir mutfağı vardı. Kendine özel bir elektrik saati taktırmış; odasının zeminini de muşamba kaplatmıştı.

Uçağa bindikten sonra gözümün önüne hep şoförümüzün “Çita” diye çağırdığı küçük oğlunun arada bir hüzünle gölgelenen yaramaz gözleri geldi.