Arturo Ui Hepimizin Eseri!

 

Bertolt Brecht’in savaş döneminde yazdığı “Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı” oyununda; Hitler’in iktidara yürüyüşü ile ünlü Chicago’lu gangster Al Capone’un öyküsü örtüştürülmüş.

Muktedirin –adı o kadar da önemli değil- tırmanışında ona el verenler kadar susanların da payının olduğu gerçeğini tokat gibi izleyicinin yüzüne çarpan oyun, temposu, oyuncuların olağanüstü performansı ve akapella müzikleri ile uzun süre etkisini sürdürecek gibi. Tiyatroadam ekibiyle Ortaköy Afife Jale sahnesinde buluştuk, sıcak bir kahve eşliğinde Arturo Ui’den ve tiyatrodan bahsettik…

Viral Mecmua özel röportaj.

Röportaj: Ceren Candemir

CC: Daha önce 8 kişinin  yaklaşık 36 karakteri dönüşümlü oynadığı bir oyun tecrübeniz oldu mu? Ya da Türkiye’de yapıldı mı? Arturo Ui daha evvel böyle oynandı mı?

Fatih Koyunoğlu: İlk değiliz, böyle başka rejiler  yapıldı. Arturo Ui’nun masa başı çalışmasında  yönetmenimiz bize bunun felsefesini anlatırken şunu özellikle öğütlemişti ve bunu tartıştık uzun uzun; “aslında tek bir kötü, tek bir şeytan yüzünden her şey  bu hale geliyor”dan çıkartıp “bir kötü varsa bu kötülüklerin yansıması ve hepimizin payı var”ı yansıttık. Brecht’in anlattığı hikayede Arturo Ui’nin önlenilebilir tırmaşının  önlenilemez hale gelişinde aslında birçok parametre var. Onun dönüşümlü oynanmasındaki felsefe şu,  bu durumu hepimiz oluşturuyoruz. O yüzden hepimiz tek tek Arturo olduk ve finalde de hep birlikte Arturo oluyoruz. Evvelden de çeşitli oyunlarda var böyle denemeler. Burada daha enteresan olan müzikleri de biz yapıyoruz. Dekoru da biz değiştiriyoruz.  Bunların hepsi çözülmesi zor birer denklem gibi önümüzde duruyordu.

Aşkın Şenol:Ama oyunun anlattığı şeye hizmet etmesi açısından çok doğru bir şey. Brecht’in yabancılaşma dediği şey karakteri değil durumu takip etmenizi sağlıyor, söylemin içinde Hitler’e gönderme yapan bir yer var. Bu iyi ama şöyle bir şey var o bir konuşuyor yüzbinlerce kişi alkışlıyor. Bana bu ilginç geliyor. Tamam  Hitler faşist ya onu alkışlayan  yüz bin kişi? Hadi elli bin kişi korktu ya kalanı? İçindeki faşisti açığa çıkarıyor demek ki.

CC: Deluzue’nin bir sözü vardır; “Hayır, kitleler aldatılmadı belli bir anda faşizmi arzuladılar” diye…

Aşkın Şenol:Ooo çok güzel lafmış! Hitler’de bir sıkıntı varsa o alt edilebilirdi ama destekleyenleri vardı işte. Ben en çok bunu düşünüyorum. Adam insanların içinde nasıl bir yere dokunmuşsa bu hepimizin içinde bir yerde saklı demek ki.

Çetin Kaya:Başlangıçta bazı zorlamalar var gerçi. Yapılan dayatmalar var ama sonradan herhalde insanların hoşuna gitmeye başladı. Almanya çok güçlü o dönem. Ekonomisi büyüyor, demek ki hoşlarına gitti.

C.C: Brecht oynamak bir oyuncu için nasıl bir mücadele? Web sitenizdeki prova günlüğünü okudum da!

Aşkın Şenol:Biz Brecht oynamanın da üzerine çıktık, normal bir Brecht de oynamadık.

Fatih Koyunoğlu:O günlükleri yazanlar bizde asistanlık yapan öğrenci arkadaşlar. Bizle ne kadar eğlendiklerini görmüşsünüzdür.

Aşkın Şenol:Tiyatronun kendisinin bir macerası var, oyunculuğun bir macerası var zaten zorlu bir şey.  Bir de alışık olmadığınız, daha önceden denemediğiniz bir şey girince işin içine kafa karışıyor. Bizi en çok zorlayan tarafı bu oldu.

CC: Valla hiç zorlanıyormuşsunuz gibi görünmüyor sahnede! Sanki yüzyıllardır bu oyunu oynuyormuşsunuz gibi…

Aşkın Şenol:biz de bunun için uğraşıyoruz. Hala oyundan evvel toplanıp prova yapıyoruz, şarkıları tekrar geçiyoruz, kritik sahneleri tekrarlıyoruz. Devam da edeceğiz.

CC: Fiziksel olarak yorucu bir performans…

Aşkın Şenol:(gülüyor) Çok zevkli çok! İki kilo verirsiniz öyle söyleyeyim.

Fatih Koyunoğlu:Geçen bir arkadaş “durup bir bardak su veresim geldi” dedi! (gülüyor)

Çetin Kaya:Çantamda iki tişört bir de saç kurutma makinesi var. Arada gömleğimi kurutayım diye…

Fatih Koyunoğlu:Ülkemizde oynanan diğer Brecht örneklerini düşünerek yönetmenizle bunu tartıştık. Brecht burada asık suratlı, seyirciye öğüt veren bir şekilde oynanıyor. Bu örnekleri gördüğümüzde Brecht oyunuyla seyirci arasına bir mesafe koyduğunu düşünüyorduk Ümit (Aydoğdu) abinin de bunun tam tersini  seyirciye heyecanlı gelecek ve onun da bunu yaşadığını hissettirecek bir durumu yaratmak istediğini  gördük. Size bir hikaye anlatıyoruz edasıyla, bak hikayeyi anlatırken kendi sesimizle müzik yapacağız, bak dekoru da gözünün önünde değiştiriyoruz, bak spot da burada duruyor, bu kostümle bundan buna geçtim diyoruz seyirciye.

CC: Nasıl bir atmosfer hedeflediniz? Seyirciye ne hissettirmek istediniz?

Fatih Koyunoğlu:Yazarın aslında çok net söylediği bir durum var; “İyi insan-kötü insan yoktur, iyi koşullar ve kötü koşullar vardır”. Eğer  koşulları beraber iyileştirmeye doğru adım atarsak o kadar da umutsuz bir dünya yok. Oyunun finalinde halktan biri gelir, “bu gidişe bir dur dememiz lazım” deyince diğeri de der ki  “Aman canım, benim bu olanlarla ne alakam var ki” der. Oluşturmak istediğimiz atmosfer “Bugün yok saydığın kötü ya da kötülüğün yarın sana ulaşmaması imkansız.”

Aşkın Şenol:Oyunun anlattığı çok açık ve net. Ona Ümit Aydoğdu’nun koyduğu virgül şu olabilir; “Bakın bu durum herkesten kaynaklanıyor.”

 

Oyunda anlatılanlar maalesef hala geçerli

CC: Arturo Ui oyununda geçen olaylarla günümüz arasında bir benzerlik görebiliyor musunuz?

Çetin Kaya: Bundan 10-12 sene evvel de oynansaydı yine aynı şeyi diyecektik. Bazıları da siyasi bir söylem almaz da babasını çağrıştırır. Günümüzle tabii ki bağlantıları var.  Ama biz oyunu kurarken birilerine illa bir gönderme yapalım, şöyle yapayım da Ahmet’e gitsin Mehmet’e gitsin gibi bir şey yapmadık ama gidiyor…

Aşkın Şenol:İzleyenin gözlerindedir o…

Çetin Kaya:Ümit (Aydoğdu) Abi de demişti, “Maalesef bugün de geçerliliğini koruyor” diye.

CC: Seyirciden nasıl reaksiyon alıyorsunuz?

Neslihan Arslan: bugüne kadar hep iyi tepkiler geldiğin duydum. Kendi  adıma şunu söyleyeyim, ben mezun olalı beş yıl oluyor, böyle bir oyun içinde “oynadığım şeyden tam randıman alıyorum”dan emin olamadım. Hiçbir zaman “iyi oynuyorum” demezsiniz zaten, işin ahlakından dolayı. Biraz önce anlattıkları gibi  sahnede sürekli bir matematik dönüyor. Bir an “oh” diyeceğiniz ya da terinizi sileceğiniz zaman yok. Birçok şeyi bir anda düşünüyorsunuz ve yetemediğinizi de düşünüyorsunuz. Ancak seyirciden iyi tepkiler geliyor. Biz demek ki kendi içimizde ‘iyi yaptım” diyemiyoruz.  Oynarken çok keyif alıyorum ama tedirginim de bir yandan. Bir sesi kaçırmamak lazım, aksesuarı unutmamak lazım.

Aşkın Şenol:İnsanlar genelde iyi tepki veriyorlar, seviyorlar. Ne anlatmak istediğimizi, yönetmenimizin  neyi kavratmak istediğini de kavramış oluyorlar genelde. Bazen fırsat bulabildiğimizde direkt reaksiyondan anlıyoruz bazen de  oturup konuştuğumuzda anlıyoruz. Biz elimizden geldiğince oyunu dürüst ve düzgün bir biçimde gücümüz yettiğince oynamaya çalışıyoruz. O kadar yorucu bir oyun ki zaten durup da öyle kim ne tepki veriyor diye bakamıyorsunuz. Ona bakarken şarkıyı bir kaçırırsınız, geçmiş olsun!

Fatih Koyunoğlu:Çok değişik bir saygı duyuyorlar oyuna. Bütün parametreler iyi, müzik direktörü, yönetmen, dekor, ve tabii ki yazarın anlattığı dert. Her zaman bunlar üst üste gelmez.

CC: Önceden oynadığınız oyunları inceledim, genelde savaş dönemlerini anlatan oyunlar gördüm. Özel bir seçim mi?

Fatih Koyunoğlu: Geçen seneki oyunumuz savaş temalı değildi, barış temalıydı.

Ayça Koyunoğlu: Ama o da darbe dönemi yazılmış bir oyundu.Bir anti militer yanımız var galiba! Savaş dediğimiz şeyin ülkeler arası bildiğimiz klasik savaş olmasına gerek yok. Sürekli yeryüzünde bir savaş var. Kişiler arasında da bir savaş var. Dolayısıyla bir sıkıntı var.  Biz de hep derdimiz olan, sıkıntı olan meseleleri seçtiğimiz için öyle gelişiyor.

 Aşkın Şenol: Çok da böyle savaş dönemi anlatalım diye düşünmüyoruz ama ilgimizi çeken oyunlar, güzel aktarabileceğimiz oyunlar, kadromuza uyan oyunlar, bize bir şeyler veren ve insanlara biraz anlatırız bunları dediğimiz oyunlar hep böyle çıktı. Demek ki savaş dönemlerinde, sıkıyönetim dönemlerinde, acılı dönemlerde yazarlar daha çok üretiyor, yazıyor bir şeyler aktarmaya çalışıyor. Unutmamalıyız diye. Yüz bin senedir bunlar yapıldığı için, yapmamalıyız diye… Oyunun bir derdi  olsun, insana dair olsun diye düşündüğünüz zaman tabii ki çıkıyor ortaya.

Fatih Koyunoğlu:Kurulduğumuz günden beri şuna dikkat ettik. Lokal bir kesimi ilgilendiren değil de bu toprakların insanlarına dokunabilecek dertleri, bizim de oynamaktan zevk alabileceğimiz oyunları buluşturup seyirciye aktarmaya çalıştık.  Bunların en iyi ürünleri de Aşkın Abi’nin dediği gibi insanlığın en acılı dönemlerinde yazılmış oyunlar. Biz bir dönem Balkan oyunları oynadık. Onlar bin parçaya bölünmüşler. O da sinemalarından tutun  müziğine, edebiyatına kadar hüzünle neşenin bir arada olduğu çok farklı renkleri barındıran eserler.

Ayça Koyunoğlu:Onlar çok acı çektikleri için artık acı ile dalga geçiyorlar.

CC: Tiyatroadam’ın kuruluşundan biraz bahseder misiniz? 2007 yılında başladınız sanırım. Kadronuz sürekli değişmiş, küçük bir kilit kadro var sanırım.

Aşkın Şenol: Yola sekiz kişi çıktık. Bazı arkadaşlarımız gitti, geldi ama onlarla görüşmüyoruz diye bir şey yok. Son üç senedir altı kişidik, bu sene aramıza iki kişi katıldı. Her gelen çekirdek kadrodandır.

Ayça Koyunoğlu:Şu anda olan sekiz kişi Tiyatroadam’ın kimliğidir.

CC: Serdar Akar’ın süpervizörlüğünde başlamışsınız bildiğim kadarıyla o nasıl gelişti?

Fatih Koyunoğlu: Aramızda evvelden tanışan arkadaşlar vardı. Hepimizin aklında kendi tiyatromuz olsa diye bir hayal vardı. Albay Kuş teksti etrafında buluşmuş olduk. Daha önce Aşkın Abi ile oynadığımız bir dizinin yönetmeniydi Serdar Akar. Ben de Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nda çalışıyordum, istifa ettim. Serdar abi de bana takılmıştı, “Diziye başlayınca hemen tiyatroyu bıraktın di mi köfte!” diye. Ben de “yok, hayır biz tiyatro yapacağız” dedim. O sırada Makedonya’da Elveda Rumeli çekiliyor. Bizim de elimizde Balkan olunu var dedik. O da “her şeyinizi, ne istiyorsanız ben karşılayacağım” dedi sorgusuz,  karşılıksız,  koşulsuz. Tepeden olaya dahil oldu. Süpervizörümüz oldu, iyi ki de oldu.  Ondan sonraki süreç de öyle devam etti.  Albay Kuş döneminden sonra da tiyatromuz kendi yağıyla kavrulup gidiyor.

Ayça Koyunoğlu:Baştaki desteği çok önemlidir bizim için. Her zaman manevi desteği devam eder.

Aşkın Şenol: Ama iç işlerimize karışmaz. Deriz ki bu oyunu oynuyoruz, bu sene bunu yapacağız, “Çok güzel, şahane!” der, o kadar.

Ayça Koyunoğlu:Büyük bir vefa borcumuz var ama özerkiz.

CC: Özel tiyatrolara verilen devlet desteğin kesilmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Fatih Koyunoğlu:  Özel tiyatrolara yardım her sene bir yerlerden kesiliyordu. Birtakım haksızlıklar daha önceki dönemlerde de  oluyordu, bu sene sadece bunun boyutları birazcık arttı.  Aslında aynı bizim oyunun söylemeye çalıştığı gibi dün Semaver Kumpanya’nın yardımı kesildiğinde sesini çıkarmayanlara elbet dönüp dolaşıp dokunacaktı bir gün. Her sene birilerinin canı yanıyordu. Hala hiçbir tiyatro bu komisyonun kimlerden oluştuğunu bu yardımın hangi kıstaslara göre dağıtıldığını –gelen seyirci sayısına göre mi, tiyatronun prestijine göre mi- hiçbir zaman bilemedik. Miktar neye göre belirleniyor hiçbir zaman bilemedik. Biz yedi senedir tiyatro yapıyoruz, yedinci sezonumuz. Daha önce bu komisyonda Ali Poyrazoğlu, Turgay Nar, Refik Erduran vardı bu komisyonda, bizim oyunlarımızı hiçbirisi izlemedi. Bu sene Ali Poyrazoğlu yerine  Semih Çelenk geldi. O da izlemedi. Bu sanat komisyonu, bir de bürokrat komisyonu var. Hiçbir tiyatro ürüne temas etmeden, onların neye göre yardım alacağının belirlenmesine karşı çıkmayan duayenlerimiz elbet bu haksızlığı bir gün kendileri de maruz kalacaktı. Bunun sadece bu yönetimle, bu günle bağdaştırıp “eyvah, benim canım çok yandı!” feveran etmeyi biz tiyatro olarak doğru bulmuyoruz. Bunun yerine somut öneriler istiyoruz. Daha önce de hep altta kalanın canı çıkıyordu. Şimdi sanki ilk defa haksızlık oluyormuş gibi çok fazla söylenmeyi tuhaf buluyoruz.

Aşkın Şenol: Bütün bir devletin politikasıdır bu. Birdenbire  son derece adil bir sisteme dönüşemez. Bu sizin politikanızla, maliyenizle, kendi kültürünüzle ilgili. Ancak bütün bunlar ideal bir noktaya gelirse o zaman tiyatroya yapılan yardımların bir anlamı olur, yoksa her zaman haksızlık olur.

Fatih Koyunoğlu:Şu an herkes “sen aldın, ben alamadım” ile uğraşıyor şu an 196 tane tiyatroya 4 trilyon gibi bir para ayrılmış durumda. Bunun neden böyle olduğuyla ilgilenmiyoruz. Devlet, para yardımı yapmıyorum ama, benim ödenekli tiyatrolarımın salonlarını Pazartesi ve Salıları ücretsiz  paylaşıyorum ya da baskı malzemenizi ben karşılıyorum gibi kaynakları bölüştürebilir. Bunlar neden yapılamıyor? Şöyle bir algı yaratılmaya çalışılıyor; sanki yardımı alan tiyatro yandaş tiyatro, alamayan tiyatro muhalif tiyatro. Bunun da karşısındayız.

Ayça Koyunoğlu: Kararlar açıklandıktan on dakika sonra  diren bağımsız tiyatro diye bir şey çıktı. Herkes oraya bir sürü evrak hazırlayarak teslim ediyor. Yardım çıkmayınca “bağımsız tiyatro” oluyorsunuz. Yarım saat önce bağımlı mıydın?

Aşkın Şenol:Biz bunları kendi içimizde tartışır dururuz, sistem değişmez, bir kaç tiyatronun adı değişir o kadar.

 

Ümit Aydoğdu tarafından sahneye konan ve Yücel Erten’in çevirisiyle dilimizle buluşan  “Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı”nda; Aşkın Şenol, Ayça Koyunoğlu, Berk Yaygın, Çetin Kaya, Deniz Özmen, Fatih Koyunoğlu, Gökhan Azlağ ve Neslihan Arslan yaklaşık otuz altı farklı kişiyi dönüşümlü bir şekilde oynuyor.  Oyunun müzik direktörlüğü Oktay Köseoğlu’na, ışık tasarımı Yüksel Aymaz’a, dekor ve kostüm tasarımı ise Barış Dinçel’e ait.

Oyunu izlemek isterseniz:

13 Şubat Afife Jale,

15 Şubat Çevre Tiyatrosu,

20 Şubat  Afife Jale,

25 Şubat Moda Sahmesi,

27 Şubat Afife Jale tiyatrosu.