Nurten Bengi Aksoy

Ah bu şarkıların… Yok yok cümlenin sonunu tamamlamayacağım, şarkılar benim gözümün nuru, gönlümün süruru çünkü.

Çocukların duyduğu ilk nağmeler ninnilerdir genellikle ; “dandini dandini dastana / danalar girmiş bostana” diye başlayan. Her çocuk gibi bana da söylenmiştir mutlaka ama ben hiç hatırlamıyorum. Ne gariptir ki benim hatırladığım ilk nağmeler, annemin o güzel ve hüzünlü sesiyle söylediği “indim havuz başına/ bir kız çıktı karşıma/ sevda nedir bilmezdim / o getirdi başıma ” diye başlayıp devam eden türküdür. Bu türküyü duyduğumda nedense hep bir hastane bahçesindeki havuz ve o havuzun başında oturmuş bu türküyü yanık yanık söyleyen genç bir kadın canlanır belleğimde, belki de annemdi o genç kadın…

Benim dilimdeki ilk nağmeler ise bir Mardin türküsüdür: “Mardin kapısından indim aşağı / belime bağladım Acem kuşağı…” Niyeyse aile büyükleri bu türküyü bana söyletip dinlerlerdi hep, çok mu güzel söylerdim yoksa beceremezdim de ondan mıydı hatırlamıyorum. Sonra bir başka şarkı, sanki kaderimizi belirleyen o yolculuğun simgesi: “kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına / hey ufuklar diyorum, yolculuk var yarına.” Evet, tıpkı şarkıdaki gibi biz de bir rüzgara kapılmıştık, ama ne rüzgar … bir köşeden bir köşeye savurmuştu bizi …

O şarkıyla birlikte, kara bir trende kapkara bir yolculuk yapan küçük kız çocuğu sonraki yıllarda hep “kara tren gelmez ola/ halimi hiç sormaz ola” türküsünü duyduğunda dalar gider geçmişe, gözleri dolaraktan…

Altmışlı yılların sonları, genç kızlığa atılan ilk adımlar ve romantizm…”Bir şarkısın sen ömür boyu sürecek/dudaklarımdan yıllarca düşmeyecek” diye mırıldanırdık Berkant’la. Sonra Dario Moreno ya da Adamo’nun o kırık Türkçeleriyle söyledikleri “deniz ve mehtap sordular seni” ile “her yerde kar var” şarkılarına eşlik ederdik arkadaşlarla.

Bizler çok mu şanslıydık bilmiyorum, öylesine dolu, kültürlü öğretmenlerden öylesine iyi bir eğitim aldık ki günümüzün eğitim sistemini gördükçe içim acıyor. Daha ortaokul sıralarındayken müzik derslerinde operetler hazırlardık yıl sonu etkinlikleri için; Santa Lucia şarkısını söylerdik öğretmenimizin piyanosu eşliğinde:

“Yıkanır denizde ışıkları ayın

Dolanır sahilde nefesi rüzgarın

Engin denizlere aks eder bu seda

Santa Lucia Santa Lucia”

ya da ” Ah bir zengin olsam” derdik hep birlikte…

Yetmişli yıllar, lise çağları… Başımızda kavak yelleri… “Arkadaşımın aşkısın” şarkısını bir yandan söylerken bir yandan da Tanju Okan’dan “Hasret” şarkısını dinlerdik; ama müzik derslerinde, müzik hocamız o zarif parmaklarıyla çaldığı kemanıyla Bachlar, Mozartlar da dinletirdi bize. Daha o yaşlarda kulaklarımız kaliteli müziğe alışmıştı, büyük zevk alırdık okulumuzda öğlen tatillerinde yapılan klasik müzik yayınlarını dinlemekten .

Sonra üniversite yılları… Sezen Aksu, Nilüfer, Zerrin Özer Barış Manço ve daha nicelerinin şarkıları dilimizde: “şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler” derken o yaşlarda henüz kaybolacak yıllarımızdan haberimiz yok, “gönül” dersen zaten hepten kırık…

Sonra fakültedeki klasik eğitimin etkisiyle olsa gerek Türk sanat müziğine meylediş ve bu meylin tutkuya dönüşmesi. Kubbealtı’nda gidilen koro çalışmaları, konserler, Dede Efendiler, Şevki Beyler, Münir Nurettinler..

Sonra bir sevgiliyle dinlenen şarkılar, türküler “hastane önünde incir ağacı / doktor bulamadı bana ilacı” ya da bir bebeğe ninni niyetine söylenen türküler ; ” karlı dağı aştım geldim/ yar yoluna düştüm geldim”.

Yalnız yıllar, duyguların doruklara ulaştığı yıllar ve hep teselli olarak dinlenen şarkılar, şarkılardan tutulan fallar… “doymadım sana ağlarım/ ah ederek yana yana/ geç buldum çabuk kaybettim/ hicran oldu hayat bana… ” Sanki beni anlatır gibi gelir bu şarkı nedense hep … 

Son günlerdeyse bir moda şarkı herkesin dilinde olduğu gibi benim de dilimde;

Kapın her çalındıkça o mudur diyeceksin

Beni kaybettin artık, sen çok bekleyeceksin

Hele bir yalnız kal da, nasılmış göreceksin

Beni kaybettin artık, sen çok bekleyeceksin

Mırıldanıp duruyorum sürekli…

 

 

Bu haber de ilginizi çekebilir