Türkiye bir yandan meş’um Silivri mütalaasıyla bir yandan barış umuduyla bir yandan muhtemel anayasa değişiklikleri üzerine siyasi tahmin ve endişelerle dolu bir haftanın histeriyası içindeyken bu haftanın konusunu Viral’cilere iyi geleceğini düşündüğüm bir hikayeye ayırmak istedim. Madem adil olan ve olmayanın sıkça sorgulandığı vakitlerdeyiz biraz nefes alışverişinde bulunmanın iyi geleceğini düşünerek sözü fazla uzatmadan hikayeye geçiyorum.

 

Olay çok eski zamanlarda İtalya topraklarında geçer. Sürekli hor görülen ve ticaretle uğraşması hepten yasaklanan Yahudiler, bir zaman sonra geçimini sağlayabilmek için mecburen tefecilik yapmaya başlar.

 

Zengin Katolik tüccarların Yahudiler için koyduğu bu ticaret yasağı yasası gün gelir ayaklarına dolanır ve içlerinden biri, bir Yahudi tefeciden üç bin düka altını borç almak zorunda kalır.  Tüccar bu parayı kendisi için istememiştir.  En yakın arkadaşının sevgilisine kavuşabilmesi için ona vermek üzere almıştır.

 

Hikaye bu ya… Yahudi tefeci bir şart koşar. Eğer borcun vadesi geçerse, karşılık olarak Katolik tüccarın vücudunun herhangi bir yerinden bir libre yarım kilo et ister. Vade gününe kadar olaylar öyle gelişir ki; gemileri batmış Katolik tüccar, çoktan iflas etmiş, borcunu ödeyemeyecek duruma gelmiştir.

 

Yahudi tefecinin cephesinde de, kızının Katolik aileye mensup bir gence aşık olup kaçması sebebiyle gerginlik had safhaya ulaşmıştır. Tüccar borcunu ödeyemeyeceğini söyler, Tefeci de karşılığında madem öyle senette yazıldığı gibi vücudundan bir libre et isterim diye ısrar eder…

 

Mahkeme kurulur.  Katolik Tüccarı, avukatının zekası kurtarır. Avukat, senette şart olarak sadece et yazıldığını ama kan yazılmadığını, bu sebeple Yahudi Tefecinin ancak ve ancak kan akıtmadan Tüccar’ın etinden alabileceğini, aksi halde kan akarsa bir Katolik kanı akıttığı için Yahudi Tefecinin yasalara göre tüm mal varlığına devletin el koyacağını söyler.

 

Bu avukat, tüccarın uğruna tefeciden üçbin düka altın aldığı yakın dostunun sevdiği kadındır. Kadın erkek kılığına girmiş, sevdiği adama kavuşabilmesi için neredeyse etinden olmak üzere olan Tüccara yardıma gelerek vefa borcunu ödemek istemiştir. 

 

Bu durumda Yahudi Tefeci, üç bin düka altınından mahrum olduğu gibi bir de üstüne bir Katolik’i dolaylı yoldan da olsa canına kastettiği için mallarına el konulur… canının bağışlanmasına dair karar ise Katolik Tüccarın vicdanına bırakılır.  Tüccar da Tefecinin Hıristiyan olması şartıyla onu bağışlayacağını söyler…

 

Hikayenin sonunda kan akmaz ama vicdanlarda kandan daha mühim bir şeyler eksik kalmıştır. Sanki adalet gibi öyle değil mi?

    

Evet bildiğiniz üzere bu hikaye benim değil. Beşyüz yıl önce yazılmış, bugüne kadar sayısız kez sahnede oynanmış, 1914’den beri tam 6 kez filmi çevrilmiş, üzerine tezler yazılmış, sunumlar verilmiş  bir Shakespeare hikayesi, nam-ı diğer belki de hukukçu ve edebiyatçıların kesiştiği nadir ortak  alanlardan biri, “Venedik Taciri” adlı eserdir.

 

Birkaç küçük kelam ile geçiştirilecek kadar önemsiz ve hakkıyla da bahsedecek kadar yerimiz olmadığından unutulmaz karakter Yahudi Tefeci’nin kendini mahkemede savunduğu bölümden küçük bir alıntı ile yazımı bitirmek istiyorum…

 

“…Antonio beni aşağıladı. Tam yarım milyonuma engel oldu. Kayıplarıma güldü, kazancımla alay etti. Irkımı küçümsedi, anlaşmalarımın önüne geçti. Dostlarımı benden soğuttu, düşmanlarımı kızıştırdı. Sebebi neydi Yahudi olmam… Yahudi gözlerim mi var, Yahudi ellerim mi var? Bedenim, boyum, duygularım, tutkularım, hislerim… Aynı yemekle besleniyoruz, aynı silahlarla yaralanıyoruz, aynı hastalıklara yakalanıyoruz, aynı şekilde iyileşiyoruz. Hıristiyanlarla aynı yazda, kışta ısınıp, üşüyoruz. Bizi keserseniz, kanamaz mıyız? Şaka yaparsanız gülmez miyiz?…”

 

    Adalet dolu günler dilerim..