Selen Gülün hikayelerini müzikle anlatan bir kadın. Lin Records etiketiyle çıkan “Başka” isimli beşinci albümüyle hayatla kavgasını bitirmiş, kabullenmiş bir kadının hikayelerini anlatıyor. Selen Gülün, sade, sakin ve akıcı bir albümle caz dinleyicilerinin karşısında belki de (umarız) caz dinleyicisi olmayanların da… Selen’in de ortaklarından biri olduğu Cihangir’deki Müzik Evi’nde sohbet ettik, “Başka”yı, kadın müzisyenlerin önemini, İstanbul’daki mekan sorununu ve festivalleri konuştuk…

Viral Mecmua özel röportaj.

Röportaj: Ceren Candemir

 

Farklı projelerin var, bunlara göre albüm ve konserlerin de oluyor. Başka’da başka olan ne?

S.G: Başka’da, galiba benim stres etmem gereken bir nokta var. Son günlerde röportaj soruları geldikçe ben de düşünüyorum. Galiba şu yüzden “başka” koydum adını, bir kere alttan alta umutlu bir albüm. Sözlerde yol gösterme, umut verme hali var ama gizli. Çok açık değil. Sürprizler albümünde daha çok hayatının kendisi, beklentiler, hayatın sürpriz efekti, gerçek arayışı gibi şeyler vardı. Bunda onlar yok. Daha çok kabullenmişlik var.

Daha mı olgun sanki?

S.G: Galiba bir olgunluk dönemi. Felsefi anlamda bir değişiklik var. Albümlerime bakarsan ilk albüm çok yazdığım ama canlı çalınmış bir albüm, bir quintet albümü idi. İkinci albüm sözlü albüm, daha kapalı kutu bir albüm herkes duygusuna ulaşamadı. Piyano trio ve bir yandan söylüyorum daha evvel Türkiye’de yapılmamış bir şeydi. Üçüncü albüm solo albüm, tam bir delilikti. Selen Gülün by Selen Gülün solo albümü. Sadece elektronik ortamda dağıtıldı, tamamiyle doğaçlama ve solo bir albümdü. Dinlemesi çok kolay değildi. Dördüncüsü Answers, yine bir piyano trio albümdü. Bu sefer ilk defa şöyle oldu aranjmanları yapıtım, çalıyorum, söylüyorum, hepsi bir arada. Hem felsefi açıdan hem sözler hem de teknik açıdan olgunluk dönemi albümü oldu.

Bu albümde sözlerin oluşu dikkat çekici, bu değişimin sebebini soracaktım, yanıtı verdin!

S.G: (gülüyor) Öyle oldu ama bu güzel bir soru aslında bu değişimin bir sebebi var. Onun farkedilmesi hoşuma gidiyor. Olgunluk ve kabullenmişlik olması hoşuma gidiyor. Bu albüm beni duygulandırıyor. Çıktığını duyduğumda gözyaşı döktüm. Hayatımda hiç böyle bir şey başıma gelmemişti.

Dinleyen açısından şunu söyleyeyim, söz olunca müziği içselleştirmek kolaylaşıyor bazen. Sadece enstrümantal bir albümü algılamak için konsantre olmak lazım. Söz olunca yakalamak daha kolay. Seni dinlediğimde “less is more” (az daha fazladır) argümanı doğru bir şeymiş diyorum her seferinde. Sen bunun için ne söylemek istersin? Bu amaçla mı yola çıkıyorsunuz, kendiliğinden mi gelişiyor?

S.G: Ah ne güzel! Burada hep tartışılan bir konu var. Feminen olma dili birşey var mı diye düşünüp bu konu ile ilgili Bilgi Üniversitesinde ders açtım. “Gender in Music- Müzikte Cinsiyet”, “Women in Music – Müzikte Kadın” isimleriyle 3 senedir ders veriyorum. Senelerdir bu konuda yaptığım çalışmalar var. Buna cevap vermek için daha erken, müzikologlar bile  bu konuya kafa yormaya 90’lardan sonra başladı. Bu konuda kafa yormaya en geç başlayan sanat dalı  müzik çünkü gerçekten çok az kadın var. Aktif olarak müzik yazan, çalan. Özellikle çalan… Hep bir “kapı tutanlar” vardır. Çok zor aslında bir yere ulaşmamız. Kendi kendime  söz vermiştim; kendimi öyle bir yetiştireceğim ki  bu aşağılanmalarla uğraşmadan sadece  sanata konsantre olabileceğin bir hayat olsun. Bu benim için merkezde durdu. Bir dönem, 30’larıma kadan “Selen çok hırslı” dendi benim için. Çünkü çok çalışıyor olman sinir bozuyor. Çok çalışan sevilmez burada.  Halbuki sen sadece yerini sağlamlaştırmaya çalışıyorsun, pozisyon almaya çalışıyorsun, ifadede kuvvetlenme olsun diye.  Kerem Görsev’in harika bir lafı var ben çalarken söylediği; “Selen çalarken çaldığı şeyleri seçer, arada kahve molaları verir”.  Hissetmeden bir şeyi çaldığım bir konserim yok, belki rastlamışsındır, çalar gibi yapıp elimi çektiğim olur. Yazarken de çalarken de hep müziğe konsantre bir hayatım var. O yüzden kafamda belirgin bir sound var ve hep onu korumaya kollamaya çalışıyorum. Gürültülü çalıyorsak, gürültü var. Sadeleşmek gerekiyorsa, müzikte her şey var. Sadeleşmeyi ön plana almaya çalışıyorum.

Eserlerinin yurtdışında icra edildiğini takip ediyoruz, çok da seviniyorum kendi adıma. Bu sana neler hissettiriyor?

S.G: Eser konusu başka bir konu.  Senelerdir büyük orkestralarda çağdaş müzik besteciliği yapıyorum. Oradaki heyecan hiçbir şeye benzemiyor. Çünkü sen bir şeyin hayalini kuruyorsun, yazıyorsun, sonra adamlara veriyorsun ve artık hiç bir alakan kalmıyor ya! Kurdeşen döküyorum! Hep bir risk var, kafandaki olmayabilir. Gerçeğe yakın gibi çalındığı zaman… böyle bir duyguyu anlatmak imkansız. Bir kere kendine  yabancılaşıyorsun. “Ben mi yazdım bunu?” diyorsun tuhaf bir durum. Bir yandan da şu güzel, olmasa da denedim diye düşünüyorsun. Bu yöntem teknik olarak doğru değilmiş, başka bir şey deneyeyim diyorsun. Bu kadar eğitici başka bir şey olamaz. Yurt dışında çalınıyor olması benim için, doğru bir şey yapıyorum anlamına geliyor.

Bir New York konseri vardı değil mi? Hatta Ceyl’an Ertem ve Jehan Barbur gibi müzisyenlerin şarkılarını da çalmıştın…

S.G: Ben her sene gidiyorum New York’a. Berklee dönemimden kalan çok sağlam ilişkilerim var. İtalya, Rusya, Almanya, Avustrya konserlerim de hep bu bağlantılar sayesinde. Grubum zaten Avusturya’da. Çok sık sayahat etmem gerekiyor. New York da o işin bir parçası. O dönem, henüz kayıtları çıkmadı, Berlin’deki bir orkestra için bir eser hazırlıyordum. O sırada New York’ta kaldım bir ay boyunca, sadece bir konser vereceğim dedim çünkü esere yoğunlaşmak istiyordum, uçakta bile bitirmeye çalışıyordum, öyle zor yetişti yani! 33 dakikalık bir eserdi. Orada bir tane konser çaldım. Benim için “Women in Jazz” konserleri çok önemli, az evvel bahsettiğim amaç sebebiyle. Dilara Sakpınar, Jehan Barbur, Ceyl’an Ertem, Ayşe Tütüncü ve Elif Çağlar-Muslu’nun müziklerini çaldım,  bir sene evvel Roma’da da çalmıştım. Bu seriyi İstanbul’da da yapmak istedim. Kadınlar Matinesi adında, çok da ilgi gördü mekan ağzına kadar doldu. O sırada yeni albümler çıktı Ece Göksu, Şenay Lambaoğlu falan ekleme yaptık. Müthiş oldu, çok eğlendik o gece benim doğumgünümdü bir de! Ona devam etmek istiyorum.

İsim sorunu oldu galiba?

S.G: Evet, “Kadınlar Matinesi”ni kaptırdık! Aynı dönemde başka bir grup çıktı bu ismi kullandı. Çok şüpheli bir durum aslında, ilk bizim konserimiz vardı… Ama  bir şekilde önemli değil, yapan insanlar buyursun kullansın. Zaten biz kendimiz Çiğdem (Erken), Ceyl’an (Ertem) falan aramızda “aman ismini değiştirir, yine yaparız” diye konuştuk. Yıkılmıyoruz yani! Herkesi daha çok kavrayan bir isim buluruz diye düşündüm. Çünkü devam edeceğim en azından senede bir-iki konser. Çünkü kızlar üretmeye devam ediyor, bundan daha süper bir şey olabilir mi? Onlar üretsin ben çalayım! (gülüyor)

t;

Farklı projeleri seviyorsun,onları nasıl projelendiriyorsun?

S.G: kendimi bazı röportajlarda “müzik kölesi” olarak nitelendiriyorum. Üretkinlik, çok merkezde duruyor, bütün hayatımı buna göre planladım. Çocukluğumdan beri böyle…  Çoluğum yok, çocuğum yok, evli değilim… hakikaten merkezde böyle bir hayat yaşamak var. İleride ne olur, 50 yaşından sonra pişman olur muyum bilemiyorum. (gülüyor) şu an böyle bir hayatım var. Son on senede istediğim her şeyi yapabileceğim bir özgürlüğüm var. Her şeyi demeyeyim de aşağı yukarı hepsini, bir kısmı hala hedef olarak duruyor. Sürekli müzik yazıyorum zaten. Şarkılarda artık projelendirme aşamasına geldiğini belil eden bir doygunluk noktası geliyor, o gelince de aşağıdan bir şey yürüyor oluyor. Mesela Blue Band’i biz 2012 Mayısında sahnelemeye  karar verdik, ancak Ocak 2013 oldu. O projeyi ben Berklee’de ödev olarak 23-24 yaşında yazmaya başlamıştım. Baktım hoşuma gidiyor, devam ettim. Yüklü miktarda müzik var, yazın onları kaydedeceğim mesela.

Sahnede çok efsane müzisyenler çalıyorsun… Demirhan Baylan falan…

S.G: Çok sağol. Ben o konuda çok şanslıyım, hepsi çok yakın arkadaşlarım.

Albümde kimlerin emeği var?

S.G: Bu albümde çok önemli iki şey var. Biri çalıştığım isimler; Berk Kula, her konuda çok yardımcı oldu 7/24 ulaşılır vaziyetteydi. Cengiz Baysal ve Demirhan Baylan benim zaten hayatımda 20 senedir varlar. Biz bu albümü yapma sürecinde Mitanni’de sık sık çaldık. Bir de Ediz Hâfızoğlu! Sağolsun albümü de bastı. Biri de Müzik Evi, burada 4 ortağız ama bana bu alanı çok zorluklarla açmaya çalıştılar, çünkü çok iş vardı. Göksel geliyor, Teoman geliyor ben onları bekleyip aralarda girdim! Zor oldu ama bütün ortaklarım çok yardımcı oldular.

Kendi stüdyonda albümünü kaydedememe sorunsalı!

S.G: Beş senedir stüdyom var ve kendi stüdyomda kaydettiğim ilk albümüm bu!

Bu arada Demirhan Baylan’ın renkli sahne kostümleriyle rol çaldığı da gözümden kaçmıyor!

S.G: Evet! (Gülüyor) Sorma! Yakışıklı yakışıklı kravatlar falan!

Albümü Ediz Hâfızoğlu’nun plak şirketi Lin Records’dan çıkardın, bir kere konser sonrası seninle sohbet ederken “Artık albümümü kimselere emanet etmek istemiyorum” demiştin, bunun sonucu mu?

S.G: Ben albüm şirketlerine çok mesafeliyim artık. Bu yayınlanan beşinci albümüm. Hepsi başka şirketlerden çıktı, avukatlık bir durumum var. Kimde ne hakkım var bilmiyorum… Toplamak istiyorum kendi şirketimde. Ediz (Hâfızoğlu) bir kere beni karşısına alıp uzun uzun anlattı, “Girme bu işe, delilik, delirirsin. Lin Records’tan çıkaralım bir bakalım” diye. Lin Records’tan çıkarttık o da neticede benim için aile şirketi. Çok iyi albüm şirketleri de var artık. Ada şu aralar çok iyi. O da kendine bir kulvar çizdi, “Ada’nın Kadınları” diye bir şey oldu. Ben ona da mesafeliyim, boyle bir olusumun icinde yer almayi tercih etmiyorum. Müziğim zaten benzer bir kulvarda da değil. Dışarıda durmak benim için önemli bir şey, bu kadar çok üretebilmek için. “Alternatifsen alternatif kal” benim için majör bir motto.

Bu ara çok fazla ve değişik Caz Festivali yapılıyor. Bu kadar caz dinleyicisi var mı gerçekten? Yoksa müzisyen ve dinleyici yeni mi buluşuyor?

S.G: İstanbul Caz Festivali, Genç Caz, Akbank Caz falan toplamaya çalışıyorlar ama aslında o kadar fazla müzisyen yok! Bir dönem biz öğrenci yetiştirirdik, şu an öğrenci yetişmiyor. Vokalist bulunuyor ama müzisyen yetişmiyor. Hiç birinin ders verecek vakti olmuyor çalmaktan. Ama bu tehlikeli bir durum, arkadan kimsenin gelmemesi. Tabii çalacak yer de yok. Bazen de şöyle oluyor çalacak davulcu bulamıyorsun. Sanırım şöyle bir şey var festival çok satan bir şey oldu. Mesela ben Akbank Caz Festivali’nde çalıyorum, Babylon’da konser ve biletler tükeniyor. Aynı müziği ben kulüpte çalıyorum 30 kişi gelmiyor. Festivali bu yüzden yapıyorlar, kesin satış. Sosyalleşme ortamı olarak görüyor insanlar da! Ekipler de yeni projeleriyle bunun içinde yer almak istiyorlar. Festivallerin sayısı arttı ama kaç tanesi “gerçek” festival tartışılır… Festivallerin kulüp hayatını destekleyecekbir hale gelmesi lazım.

Caz Kulübü de yok ki! Daha doğrusu çok az var…

S.G: O zaten sefillik. Jazz Center meselesi malum. Alt’ta direniyoruz oraya da insan gelmiyor. Baya delilik yapıyoruz. O yüzden festivallere hep girmeye çalışıyoruz…

Müzik Evi’ne de gelelim istiyorum, çok emeğiniz var. Burası nasıl ortaya çıktı? Çok hoş bir mekan aynı zamanda!

S.G: Müzik Evi dört kişilik proje. Bizim Serhat (Ersöz) ile Ses Stüdyosu diye bir stüdyomuz vardı. 5 sene küçük bir yerde, Cezayir sokakta bir apartman dairesindeydik. Girenler “ayakkabıları çıkartalım mı?” diye espri yapıyordu. (gülüyor) Orada çok güzel işler yaptık, bir sürü albüm kaydettik. İlhan Erşahin albümü falan… Orası küçük gelmeye başlayınca biz yeni bir mekan bakmaya başladık. Ben İtalya’dayken Serhat bana sürekli “Selen harika bir yer var” diyordu. Ben de başka ortak istemiyordum. Sonra bir güç birliği kurduk, Sertaç Akkaya ve Cem Öget ile. İkisi burayla bir sene uğraşmışlar, en baştan yapmışlar. Fakat sonra sıkışmışlar, ekipman yok, insan yok… o noktada biz de buraya taşındık. İki ayrı şirketiz, ekipman bizden, mekan onlardan işletiyoruz.

Böyle bir yerin kazanılmış olması sevindirici.

S.G: İnsanlar çalmaya gelmese takılmaya geliyor. Avlusu var, kahve hep var…

Senin albümünü ön dinletisi de buradaydı, çok keyifli olmuştu.

S.G: Canlı çalınabilir ve kayıt edilebilir bir yer oldu. Bu tip şeylere açığız. Başka lansmanların da yolunu açtık galiba. Ya da live streaming konserler yapabiliriz.

Albüm kapağı harika bu arada!

S.G: Sapanca’da yaptık çekimi. Volga Yıldız çok sevdiğim ve hep çalıştığım bir fotoğrafçı. İstediğim gibi de oldu.

Mix ve Mastering aşaması nasıl gelişti?

S.G: Mixlerin bir kısmını Michael Nielsen burada yaptı, bir kısımını da Berk Kula yaptı. Albümü Berk kaydettiği için bazı parçalardaki duyuşu benim için önemliydi, onları ona verdim. Daha popvari olanları Michael yaptı. Masteringi de New York’ta The Lodge diye bir şirket yaptı. Bir kadın, Emily Lazar, müthiş bir mastering uzmanı. Depeche Mode’dan tut çok önemli insanların albümlerini yapmış biri, herkes soundu çok beğeniyor.

Bir şarkıda Elif Çağlar’ın vokali de var, tam bir kadın şarkısı yine…

S.G: O şarkıda Elif bana vokal koçluğu da yaptı. İlk söylediğimden memnun kalmadım.  Elif harika bir vokalist. Bende aksan var, Elif’ten rica ettim vokal koçluğu yaptı. O şarkıdaki birbirine destek veren kız kardeş tavrını oturtana kadar çalıştık. IKSV Salon’daki konserde gelip benimle beraber söyledi. Böyle sürprizler yapacağız.

Tam bir girl power!

S.G: Bugünlere gelmiş olabilmek benim için müthiş. 10 sene öncesini düşünüyorum. Bir tek Ayşe Tütüncü, Nilüfer Verdi ve ben… Gerçekten kimse yoktu ortamda. Nükhet Ruacan zaten rol modelimizdi. Elif Çağlar o zaman yetişiyordu. Hep bugünlerin hayalini kurdum. Hatta Ceyl’an (Ertem) ile tanışıklığımız da öyledir. Ben onu çok çok eskiden Hayal Kahvesi’nde gidip takip ediyordum. “Ben, Selen” deyip, sarılıp, kendimi tanıtıp “Ben seni takip ediyorum, çok iyi şeyler yapacaksın” diyordum. Seneler önce… Belki Anima’dan önce… Hep gözüm üstlerinde, ne yapıyorlar diye. Çünkü Ayşe (Tütüncü) de beni çok kollamıştır, Berklee’ye gitmeden önce. İş yollardı, para kazanayım diye. Bu hem olması gereken bir şey hem de olabiliyor diye önemli. Olamayabilirdi… çok sevindiğim bir şey. Birbirimizin albümlerini tanıtıyoruz, konserlerini bildiriyoruz, hatta aynı gün çalıyorsak insanlara program bile yapıyoruz! 9’da şuna gidin 10’da çıkın buna uğrayın diye! Çok önemsiyorum ve umutluyum. Sözü olan insanların sözünü söyleyebileceği bir ortam oluştu.

Ama hala mekan sıkıntısı var

S.G: Yeni konser mekanları açılıyor, Kadıköy Sahne gibi. 60 metrekare ve Mitanni bize Sarp Maden’in kazandırdığı mekanlar, biraz gerilla usulü de olsa. Ama en önemlisi şu, birilerinin müzisyeni sömürmekten vazgeçmesi lazım. Bir sürü yerde prensip olarak çalmıyorum. Arkamdan gelenler de sefil olmasınlar diye. Halbuki müzisyeni memnun etmek çok kolay, bir iyi bir ses tesisatın olacak, iki nasıl bir anlaşmayla çalacağını adama baştan söyleyeceksin, gecenin sonunda bana sürpriz olmayacak, üç içkisine karışmayacaksın ya da yemek vereceksin.  Ben Avrupa’da underground küçük kulüplerde çok çalıyorum. Yemek verirler adama, içkine karışmazlar biraz da para verirler. Burada hem yemek vermiyorlar hem de en kötüsü berbat bir ses tesisatıyla çaldırıyorlar ve suçu müzisyene kalıyor! Gelenler müziği dinleyemiyorlar, sen kötü çalıyormuşsun gibi bir durum ortaya çıkıyor. Dinleyici ne bilsin ses tesisatı kötü… O berbat ses tesisatı ile adamı rencide ediyorlar, üstüne içkisine karışıyorlar zaten başka bir şey yok elinde, iki tane iç başka içme… O mekanın işlemiyor olması benim suçum mu?

 

 

 

 

 

2